ADKH 10. KURULTAY SUNUMU-2017

EKİM DEVRİMİNİN 100.YILINDA

KADIN MÜCADELESİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ VE ZORUNLULUĞU

YA SOSYALİZM YA BARBARLIK

  1. İLKEL KOMÜNAL TOPLUMDAN GÜNÜMÜZE KADININ TARİHSEL VE TOPLUMSAL EVRİMİ

Zorunluluklar dünyasında emek faaliyetinin bir sonucu olarak bugünlere taşınan insanlığın yaşama, evrene, tabiattaki olaylara, maddenin özüne ve varlığa dair anlam ve cevaplar bulma arayışı, henüz yeterli bilimsel veri ve yöntemlere sahip olunmadığı süreçlerden itibaren, deneme-yanılma, öğrenme, biriktirme ve taklit etme gibi yollarla günümüze kadar gelişerek süregelen bir durumdur. Özellikle tarih öncesi sürece dair hâla cevap bulmayan konular olsa da, bu sürecin yol haritasını çeşitli açılardan inceleme konusunda bugün elimizde muazzam birikimler, veriler ve araçlar mevcuttur. Bütün bu bulgu, bilgi, birikim ve tecrübelerle donanmış olarak bugünden baktığımızda, 4.5 milyar yıllık bir geçmişe sahip olduğu tahmin edilen yerkürede ilk mikroskobik organizmaların oluşumundan ilk insan türlerine, cinslerarası eşitlik dahil birçok konuda eşitlikçi ilkel bir komünal toplum yapısından, özel mülkiyetle birlikte kendi türü dâhil doğa ve içerisindeki tüm canlılara zor ile hükmeden günümüz insanının erk-egemen sınıflı toplumsal yapısına uzanan uzun, zorlu ve karmaşık bir evrim süreciyle karşılaşmaktayız. Kuşkusuz bu uzun ve karmaşık sürecin incelenmesi farklı alanlarda spesifik ve derinlikli bilgi, birikim ve çalışmalar gerektirmektedir. Bizlerin amacı ise, mücadele alanımız özgülünde yarına dair politikalar üretmede bizlere yol gösterici olması bakımından ilkel komünal toplumdan günümüzün sınıflı toplumunun ulaştığı evreye, özelde kadının tarihsel ve toplumsal evrim süreçlerini ve mücadele dinamiğini bizlere de nüfuz eden erk-egemen algıdan arındırmaya çalışan diyalektik bir yöntem ve bakış açısıyla yeniden okuyarak genel bir resim ortaya koymaktır.

Yakın yüzyıllarda arkeolojinin ortaya çıkışı ve gelişmesi sonucunda tarih öncesine dair elde edilen bulgular, yeryüzündeki yaşamın yaklaşık 5000 yıllık bir geçmişi olduğu iddiasındaki dini kuramların somut bulgularla sorgulanmasının önünü açarak, bilimin dini dogmaların ve kuramların hâkimiyetine karşı mücadelesinin ilk somut sonuçları olarak gelecek günlere ışık tutmaya başladı. Arkeolojinin insanlık tarihinin daha gerilere dayandığını tanıtlayan çalışmaları sonrasında, Darwin’in, insanın ilahi bir varlık tarafından yaratılmayıp, hayvanlar alemindeki bir maymun türünden evrimleşerek bugünlere gelindiği sonucuna vardığı Evrim Kuramı, antropoloji bilimiyle dini dogmalar arasında süregelen tartışmayı kızıştırmaya başladı. 19. yüzyılda, tarihe maddeci bir yöntemle bakan Lewis Morgan ve Edward Tylor gibi antroplogların çalışmalarıyla, insanlığın hayvanlar aleminden insanlık sürecine geçişini izleyen süreçlerde bir dizi aşamadan (yabanıllık, barbarlık, uygarlık) geçerek geliştiği sonucuna varılıyordu. Bilimsel sosyalizmin kurucuları Marks ve Engels’in, Darwin ve Morgan’ın çalışmalarını referans aldıklarını biliyoruz. “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” isimli makalesi ve Marks’ın Kapital’i yazdığı sırada Morgan’ın “Ancient Society-Eski Toplum” kitabını inceleyerek aldığı notlar ile antropologların çalışmalarının sonuçlarını 1884’te yayımladığı “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı kitabında geliştirerek billurlaştıran Engels ile birlikte, tarih öncesi insanlığa ve özellikle kadının ikinci cins konumunun kökenlerine dair bilinmeyenlere doğru kapılar aralanmaya başlandı. Darwin, Morgan, Tylor, Rivers, Marks ve Engels ile başlayıp devam eden süreç boyunca, ilk insanların yaşamlarının gelişmesindeki dinamiğe, ihtiyaç ve zorunlulukları belirleyen emek ve üretim faaliyeti temeli üzerinden bakan çalışmaların somut verileriyle birlikte, sınıfsız ilkel komünal toplum sürecinden sınıflı toplum süreçlerine, materyalist bir yöntem ve kadın ekseniyle bakarak genel bir çerçeve sunmaya çalışacağız. Tarihteki toplumsal süreçleri incelerken, konunun kapsamının genişliği ve sınırlılıklarımızı gözönünde bulundurarak, aynı sürecin farklı coğrafya ve toplumlardaki özgünlükleriyle değil, genel olarak dönemin karakteristik özellikleri üzerinden kadın ekseniyle ele almaya çalışacağız. Bunu yaparken, her toplumsal sürecin kendinden öncekini yadsıyarak, ancak bağrında taşıdığı sonraki süreci olumlayarak çözülmeye doğru gittiğini ve her ne

kadar bu süreçlere erk-egemen ideolojiden arınmaya çalışarak kadın ekseniyle bakmaya çalışsak da, sınıflı toplum sürecinin başından günümüze, al yapıdan üst yapıya derinleşerek egemen olan bu algının, referans aldığımız bilimsel ve felsefik çalışmalara da niyetten bağımsız sirayet ettiğini ve bu nedenle işimizin pek de kolay olmadığını unutmamamız gerektiğini belirtmek isteriz.

SINIFSIZ TOPLUM SÜRECİ İLKEL KOMÜNAL TOPLUMA KADIN EKSENLİ BİR BAKIŞ

Bir dizi zorunluluklar zincirinin sonucunda günümüzden 10 ila 4 milyon yıl öncesinde, Afrika kıtasında bir maymun türünün ayağa kalkarak, ön ayaklarını arka ayaklarından ayrı, adeta bir alet olarak kullanmaya başlaması, bu maymun türünden ilk insana doğru evrimin başlangıcında bir dönüm noktası olmuştur. Bu maymun türünün ayağa kalkışından günümüzden 3 milyon yıl öncesinde “Homo Habilis” denilen Yetenekli İnsana evrilmesi ve en nihayetinde günümüzden yaklaşık 1 milyon yıl öncesinde doğduğu tahmin edilen Homo Sapiens’le devam eden bu tarihi, ilkel komünal olarak nitelendirdiğimiz sınıfsız toplum sürecin başlangıcı olarak tanımlayabiliriz. İlkel komünal toplum süreci, yaklaşık 1 milyon yıllık bir geçmişe sahip olduğu tahmin edilen insanlık tarihinin %99’u gibi uzun bir sürecine tekabül etmesi açısından incelenmesi bakımından önemlidir.

Üretim Aletleri, Üretim İlişkileri ve Kadın

Korunma ve yiyecek temini gibi temel ihtiyaçlar sonucunda ağaçtan ve taştan son derece basit olarak üretilen üretim araçları daha sonraları özellikle ateşin keşfi ve yetkinleşmeyle birlikte daha çeşitli ve etkili hale getirilmiştir. Bu aletlerin üretimi ve kullanımı topluluk üyelerinin ortak çıkarları ekseninde eşit şekilde paylaştırıldığı gibi, bu kullanım sonucunda temin edilen ürünler de eşit şekilde paylaştırılmaktaydı. Böyle bir yapının üretim ilişkilerinin ilkel komünal olarak tanımlanmasının temel nedeni, kullanımının ortak olduğu üretim aletlerinden temin edilen ürünlerin ortak bir  şekilde paylaştırılmasından ileri gelmektedir. Bu üretim araçlarının kullanımından, elde edilen ürünlerin paylaşımına, kullanılan araçların kullanıma konu olan iş ve aletlerin çeşitleri dışında kadın ve erkek arasında bir fark bulunmamaktaydı.

İlk Biyolojik İşbölümü ve Kadın

Toplayıcılık-avcılık döneminin ilk aşamalarında yiyecek temini, yırtıcı hayvan ve zorlu doğa koşullarına karşı topluluğu koruma gibi hayatta kalma ve soyunu sürdürme mücadelesine tekabül eden bütün konularda kadın ve erkek hiçbir biyolojik ayrışmanın belirleyici olmadığı şekilde katılım sağlamaktaydılar. Bu yüzden kadın ile erkek arasındaki işbölümü konusunda başından beri kendiliğinden doğal bir ayrışmaya gidildiğini söyleyemeyiz. Çünkü, hiçbir alt ve üst yapısal tahakküm ilişkisi ile araçlarının olmadığı, hayatta kalma ve soyunu sürdürme itkisiyle her iki cinsin de yaşamın zorlu koşullarına eşit ve ortak bir şekilde katıldığı, antropolojik araştırmaların da gösterdiği üzere, kadın ile erkek arasındaki biyolojik ve fiziki farkların, güç, çeviklik, dayanıklılık vb. konularda belirgin olmadığı bir dönemde bu özelliklerin, başından beri doğal işbölümünde belirleyici olmasının koşulları bulunmamaktadır.

Kadın ve erkek arasındaki doğal basit işbölümü, -erkeklerin avcılıkta, kadınların toplayıcılıkta yetkinleşmeleri- bir dizi coğrafik, iklimsel ve elbette biyolojik özelliklerin dayattığı zorunluluklar zinciri sonucunda zaman içinde belirginleşen bir konudur. Bunlar arasında kadının doğurganlık özelliği, doğum yapan kadını ilk dönemlerde geçici olarak konaklama alanında tutmuş, fakat sonrasında erkek ve diğer kadınlarla aynı işlere eşit şekilde katılmaya devam etmiştir. Fakat topluluğun yaşlı, çocuk ve hasta olan üyeleriyle birlikte hayatta kalmanın yollarını aramak durumunda bırakan bu doğurganlık özelliğinin zamanla kadını, uzun süren, zahmetli, rastlantısal ve çoğu zaman boş dönülen avcılık karşısında daha güvenilir ve istikrarlı bir yöntem olan toplayıcılık alanında yetkinleşmesine iten nedenlerin başında geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu durum ve başka bir dizi iklimsel, coğrafik vb. sebepler neticesinde, ilk doğal-biyolojik işbölümünün, nitelik olarak temin edilen yiyeceğin türüne, yöntemine ve alınan sonuçlara göre kadın ile erkek arasında basit bir ayrışmaya dayandığını ve giderek yaygınlık kazandığını söyleyebiliriz.

Kadının toplayıcılık alanında giderek yetkinleşmesi ve bu yetkinliğin sonuçlarının topluluğun geleceğini garantileyen bir konuma evrilmesi, kadını ekonomi başta olmak üzere toplumsal yaşamdaki birçok konuda erkek karşısında etkili bir konuma getirerek toplumsal ilerlemeyi sağlayan temel noktalardan biri olmuştur. Ancak üretim aletlerinin ve kullanımının mükkemmelleştirilmesi ile toplayıcılık ve avcılıktan tarım ve hayvancılığa geçişe paralel olarak işbölümünde kadın ve erkeğin rolleri açısından yaşanan değişiklik ile sağlanan uzmanlaşmanın sonucunda elde edilen ürünlerin ihtiyaç fazasına denk gelen bir noktaya evrilmesi, ürünlerin ve giderek üretim araçlarının bir zümrenin mülkiyetine geçmesinin yollarını aralarken, aynı zamanda kadının özel mülkiyetle birlikte köleleştirilerek erkeğin tahakkümüne alındığı süreci yaratan koşulları da oluşturmuş olacaktır.

Yaşamın Düzenlenmesi, Üst Yapı Kurumları ve Kadın

Bir toplumun üretim araçları ve ilişkilerindeki nitelik ve seviyesi ile bunların kimler tarafından kullanıldığı ya da bunlara kimler tarafından sahiplik edildiği üst yapı araçlarının niteliğini belirlemektedir. Özel mülkiyetin ve sınıfların henüz oluşmadığı ilkel komünal toplumda topluluğun, anne soyu üzerinden belirlenen gens ya da trübü (bir veya birkaç kandaş grubun biraraya gelerek oluşturduğu kabile) adlı küçük kandaş gruplar şeklinde yaşadığını görüyoruz. Her grup kendi içinde barış ve savaş zamanlarına bağlı olarak grubun işlerini yürütmekten sorumlu birini şef ya da askeri şef olarak seçimle belirler ve istenildiğinde bu görevden alınıp yerine başkası seçilirdi. “… Ve yine L.W. Powel tribülerin kurduğu kuralların ‘beşte bir oranında erkek, beşte dört oranında kadınlardan oluştuğunu’göstermiştir. Reis, topluluktaki bütün kadın ve erkeklere danıştıktan sonra bir karara varan kadın üyeleri tarafından seçilirdi. Bu kişi kadınlar tarafından atanır, edim ve davranışlarının hesabını kadınlara vermekle yükümlü olurdu. Bunlar, ufak tefek ‘ev işleri’ değil, kadınların elinde bulunan toplumsal işlevlerdi.” (Aktaran Evelyn Reed)

Analık hukukunun geçerli olduğu ve kadınların topluluğun kurucu üyesi oldukları bu organlar, kadının belirgin rolüne ve şeflerin erkek olmasına rağmen, kadının erkek üzerinde tahakküm kurduğu bir cins ikidarı biçiminde değildi. Kadının toplumsal yaşamının düzenlenmesinde analık hukuku şeklinde elde ettiği bu belirleyici rol, elbette onun üretimdeki etkin yerinden geliyordu. Kadınların doğurganlık özelliği, çocuk bakımı ve üretimdeki bu yetkinliği, onların topluluğun erkek üyelerince gizil güçlere sahip olduğu kanısını da güçlendiriyordu. Ana tanrıça, bereket tanrıçası gibi kültlerin kaynağının bu somut gerçeklikten kaynaklandığını bugün kolaylıkla söyleyebiliriz.

İlkel Komünal Toplumda Kadının Belirgin Rollerine Dair Birkaç Not

Kadının komünal yaşamdaki belirgin ve etkin kimliğine geçmeden, mülkiyetin özelleştirilmesiyle paralel erkek cinsinin kadın üzerindeki tahakkümüyle cisimleşen “ataerkil” sınıfsal sisteme karşıt olarak, kadının etkin rolde olduğu ilkel komünal toplum yapısını isimlendirmede kullanılan “anaerkil” kavramına değinmeden geçmek istemiyoruz.“Anaerkil” kavramı, her türlü mülkiyet, egemenlik ve iktidar ilişkisinin olmadığı ilkel formdaki komünal bir toplum yapısını ifade etmede niyetten bağımsız bizleri, kadının toplumdaki etkin yeri ve belirleyiciliğinin, mülkiyet temelli zora dayalı bir iktidar biçimi olduğu yanılgısına götürmektedir. Bu yüzden, özel mülkiyetin ve sınıfların olmadığı, dolayısıyla bir cinsin etkinliğinin diğer cins ya da genel olarak toplumun diğer üyeri üzerinde zora dayalı bir tahakküm oluşturmadığı bir toplumsal yapının, sınıflı toplumun mülkiyet ve egemenlik ilişkileriyle tanımlanma hatasına düşüren bir anlayışın ifadesi olan “anaerkil” tanımlamasının sorgulanması gereken bir kavram olduğunu vurgulamak isteriz.

Temelinin toplumsal üretimdeki belirleyiciliğin olduğu bu etkin durum, daha önce de söylediğimiz gibi kadın cinsinin erkek cinsi üzerinde bir baskı unsuru olmasını doğurmamaktaydı. Bu temel belirleyiciliğe sadece doğada var olan yiyeceklerin temini şeklinde bakarsak, kadınların tarihe öncülük eden ilerlemelerdeki etkin payına haksızlık etmiş oluruz. Doğada hazır bulunan yiyecelerin ikmaliyle başlayan bu durum, ateşin denetim altına alınması, yiyeceklerin pişirme ve saklanma tekniklerinin geliştirilmesi, topraktan basit kapların yapımı, toprağın işlenmesi, bu işlemede aletlerin geliştirilmesi ve kullanılması, hayvanların evcilleştirilmesi, bitki köklerinin ve hayvan ürünlerinin tedavide kullanılması, kumaş ve basit barınma yerlerinin  yapımı gibi birçok ileri atılıma kadınların öncülük ettiği ve bu öncülüğü uzun dönem sürdürdüğü artık inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Ve bunun, biyokimya, fizik, mekanik, botanik gibi gibi uzun süreli bir dizi karmaşık bilgi birikimi ve tekniği gerektiren bir gerçeklik olduğunu düşündüğümüzde, kadınların tarihteki bilimsel, kültürel ve toplumsal ilerlemelerin öznesi olarak günümüzdeki birikimlerin öncülüğünü çok uzun bir süre yaptığını unutmamamız gerekmektedir. Bunların dışında, tarihte ilk kadın savaşçılar olarak bilinen Amazonlar, ilkel komünal toplumda kadının etkinliğine dair bilinen son temsilciler olarak örnek gösterilebilir.

SINIFLI TOPLUMA GEÇİŞ VE İLK TARİHİ YENİLGİ KÖLECİ TOPLUM

 “Kader size üç acı pay ayırdı: İlki, bir köleyle evlenmek, İkincisi, bir kölenin annesi olmak, Üçüncüsü, bütün hayatınız boyunca bir köleye itaat etmek.”

 Üretim Araçları, Üretim İlişkileri, Sınıflar ve Devlet 

 Daha önce kolektif olarak üretilen bütün değerler tüm topluluğun yararına kız kardeşlerin klanlarına geçerken köleci toplumda bir grubun ürettiği üründen elde edilen ürün fazlası, başka bir ürünü üreten grubun elindeki ürün fazlasıyla takas ediliyor, basit üretim araçlarının, sürü hayvanlarının ve barınma yerlerinin küçük ailelerin mülkiyetine geçişi başlamış oluyordu. Bu durum, yani üretim araçları ve hayvanlar üzerindeki özel mülkiyet ailelerin ellerindeki malların miras yoluyla erkek çocuklarına geçmesine ve aileler arası servet eşitsizliklerinin doğmasına yol açar.

Üretim aletlerine ve araçlarına sahip olanlar ile olmayanlar arasında sınıfsal bir ayrımın ilk olarak yaşandığı köleci toplum, karakteristik yönünü, savaş esirlerinin ilkel komünal toplumdaki gibi öldürülmeyip köleleştirilerek üretime katılmasında bulur. Böylece kendi için çalışan özgür üreticilerin yanında, başkaları için karın tokluğuna çalıştırılan kölelerin emeği bir zenginlik kaynağı olarak ortaya çıkmış olur. Dolayısıyla köleci tolumda iki sınıftan bahsedebiliriz; köleler ve köle sahipleri. Bir de bunların dışında kendi topraklarını ekip biçen özgür emekçiler vardır.

Köle sahiplerinin ve toplumda etkili konuma sahip kişiler (ilkel komünal toplumun konseylerinde yer alanlardan en çok toprağa ve üretim aracına sahip olanlar) zamanla toplumun silahlı güçlerini de ellerine alarak, toplumun geri kalanını zor yoluyla baskı altında tutmak için “köleci devlet”  denilen baskı aygıtının ilk örneğini oluşturmuş oldular.

Kuşkusuz sınıflı toplum itibariyle gündeme gelen her toplumsal süreç, kendinden öncekinden ilerilikler taşımaktadır. İnsanlığın belli bir kesimi ve kadın cinsi için tarihi bir yenilgiyi doğuran bir yerde dursa da köleci toplumun ilkel komünal topluma göre taşıdığı ilerilik, toplumun önemli bir bölümünü kol emeğiyle çalışmak zorunda olmaktan çıkarıp, fikirsel anlamdaki gelişmelere olanak tanımasıdır.

Köleci Toplumda Kadının Durumu

İlkel komünal toplum, bağrında taşıdığı sınıflı toplumun nüvelerinin esas hale gelmesiyle çözülmeye doğru giderken, özel mülkiyet temelli sınıflı toplumun ilk örneği olan köleci toplumla birlikte, kadının esas mimarı ve öznesi olduğu eşitlikçi toplumun bütün değerleri üzerinde yükselen erkek cinsinin kadın cinsini köleleştirmesiyle insanlık ilk tarihi yenilgisini alıyordu. İlkel komünal toplumda cinslerarası gelişimde bir eşitsizliğin olduğunu gözardı etmesek de, üretim araçlarının özel mülkiyetinin olmaması bakımından bunun cinslerden biri üzerinde herhangi bir tahakküme karşılık gelmediğini biliyoruz. Bu yüzden sınıflı toplumu komünal toplumdan ayıran en belirgin özelliklerinden birinin, bir cinsin diğer cins üzerinde, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan tahakkümü olduğunu unutmayalım. Ve özel mülkiyete dayalı bu hakimiyet, sınıflı toplumun en küçük birimi olan aile, devlet, dini kurumlar gibi üst yapı araçlarıyla, köleci, feodal ve kapitalist toplum süreçleri boyunca korunmuş, güçlenerek derinleşmiş ve böylece alt yapıdan üst yapıya kadının toplumsal yaşamın bütün alanlarındaki ikinci cins konumu pekiştirilmiştir.

İlkel komünal toplumda basit formda görülen işbölümü, tarımın ve hayvancılığın gelişmesi ve erkeklerin, kadınların görece daha yatkın ve yetkin oldukları yerleşik yaşamdaki üretime katılmalarıyla birlikte, cinsler arasındaki ilk gerçek anlamdaki işbölümü belirginleşmeye başladı. Üretim araçlarının gelişimi ve işbölümündeki bu uzmanlaşma, emeğin verimliliğini arttırarak herkesin kolektif bir şekilde aynı üretime katılıp elde edilen ürünün eşitçe paylaşımına gerek bırakmamaktaydı. Daha önceleri üretimdeki etkinliklerinden ötürü toplumda etkin bir yere ve saygınlığa sahip olan kadınlar, ilk işbölümündeki uzmanlaşmanın giderek toplumsallaşması ve üretim araçlarının gelişimiyle birlikte, üretim araçlarını üretmede ve toplumun ihtiyacı olan ürünlerin üretiminde erkekler karşısındaki etkin konumlarını yavaş yavaş yitirmeye başladılar. Erkeğin toplumsal üretimi ve aynı zamanda üretim aletlerinin de üretimini yavaş yavaş ellerine almasıyla birlikte, kadınların erkeğin yanında yardımcı basit işlere ve “biyolojik görevlerine” hapsedilmesi aynı zamanda özel mülkiyetin neden erkek cinsinin elinde toplandığı sorusuna en gerçekçi cavapların başında gelir.

Özel mülkiyeti ortaya çıkaran şartlar ile erkeklerin bu şartlarda üretim araçlarının ve ihtiyaçların üretiminde etkin rolde oluşlarıyla ve yine daha önceleri ana üzerinden belirlenen soyun, tek eşli aile biçimiyle birlikte baba üzerinden de belirlenebilirliğinin önünü açılmasıyla birlikte, babanın belirleyici olduğu tek eşli küçük aile birimi üzerinden mirasın erkek çocuklara geçişinin önü de böylece açılmış oluyordu. İnsanlık tarihinin en uzun sürecini kapsayan ilkel komünal sürecin, özel mülkiyetin erkek cinsinin elinde toplanmasına paralel, kadının etkin olduğu topluluğun yararına olan kurallar dizgesinin kırılması ve kadını erkeğin boyunduruğu altına alarak yavaş yavaş sınıflı topluma evrilerek çözülmesinde ve kadınların birbirlerinden yalıtılarak dirençlerinin kırılmasında, diğer temel şartların yanında, babanın belirleyici olduğu küçük tek eşli aile yapısının önemini vurgulamak gerekir. Ancak bu konuda henüz cevaplanmayan soruların olduğunu da belirtelim.

Özetle erkek egemen ekonomik ilişkilerin belirleyiciliğindeki köleci toplum döneminde köle sınıfına dahil olmayan kadın, tek eşli aile yapısında, başta üreme olmak üzere yalnızca aile içiyle sınırlanan işlerden sorumlu, köle sahibi bir aileye mensup bir kadın dâhi, hizmetkârları ya da köleleri kadar ailedeki erkeğe bağımlı olarak tüm haklardan yoksun bir köleydi. Bunların dışındaki kadın ve erkek köleler ise, esaret ve baskı altında ağır işlerde çalıştırılarak sömürülmeleri ve toplumsal yaşamda her türlü haktan tamamen yoksun oluşları bakımından ortak bir kaderi paylaşmaktaydılar.

Her dönemin kendinden öncekinin karekteristik özelliklerinin kalıntılarını içinde taşımasının yanında, bütün baskı ve tahakküm aygıtlarına rağmen o dönemin anlayışını reddeden örnekler de mevcuttur. Erkek egemen köleci toplumun baskılarına ve tüm imkânsızlıklarına rağmen fikirlerini savunan ve bu yüzden aynı anlayışın kurbanı edilerek tarihe geçen İskenderiyeli Hypatia1 ve Miletoslu Aspasia2 gibi kadınlar, dini bir ritüel olarak, paranın tapınağa kalması karşılığında erkeklerle cinsel birliktelikte bulunan Heteare’ler (tapınak fahişeleri), yine Antik Yunan’da evlilik anlayışını nüfuz olarak güçlü olan erkeklerin metresleri olarak ihlal eden azad edilmiş ayrıcalıklı köleler buna örnek gösterilebilir. Bu azad edilmiş köle kadınlara da Hetereler denilmektedir. Köleci toplumda eğitim gören tek kadın kesimi olan Hetereler, bilime, felsefeye ve politikaya olan ilgileri ve devlet işleri üzerinde etkili oluşlarıyla da öne çıkmaktadırlar.

 

  1 (370 ‐ 415) İskenderiye’de felsefe, matematik ve astronomi dersleri veren  Hypatia, aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıt yaratmıştır. Zamanının  iktidar ilişkilerinde ve politikada yeri olduğu tahmin edilen ve inançsız bir kadın filozof olarak bilinen Hypatia, fanatik Hıristiyanların kurbanı olmuştur. 2 M.Ö.570 yılında Milet’te soylu bir ailenin çocuğu olarak doğan ve daha sonra Atina’ya göç eden bilge bir kadın olan Aspasia, Atina’da “felsefe ve güzel konuşma okulu” açmıştır. Gerek bu okul gerekse evi birçok filozof ve sanatçının bir araya geldikleri yerler olmuştur. Eşi  Perikles’in kimi konuşmalarını kaleme aldığı bilinen Aspasia ayrıca kadın özgürlükleri için ilk hareketi başlatan kişi olarak kabul edilmektedir. M.Ö. 510 yılında Atina’da ölmüştür.

FEODAL TOPLUMDA KADIN Üretim İlişkileri, Üretim Araçları ve Sınıflar

Feodal toplumda feodal beyler ve köylüler olmak üzere iki temel sınıf mevcuttur. Feodal beylerin üzerinde ise devlet yönetimini elinde bulunduran soylular olarak senyörler ile büyük topraklara ve köylülüğe sahip olan dini güç olarak ruhban sınıfı vardır. Yerinde üretim ve tüketimi esas alan dışa kapalı doğal bir ekonomiye dayanan feodal toplumda sömürü başlarda, üreticinin haftanın belli bir bölümü kendi üretim aletleri ve hayvanlarıyla sadece kendi ihtiyacı kadar (karın tokluğu), diğer günlerde ise, feodal bey için karşılıksız olarak, denetim altında çalışmasının ifadesi olan emek rant (angarya rant) biçiminde gerçekleşmekteydi. Bu sömürü biçimi, ilerleyen dönemlerde, yasalarca devam etse de denetimin görece azaldığı ve üretimin  ev ekonomisi şeklinde gerçekleştiği ayni rant (ürün rant) biçimine, ayni rant ise, toprağın ve aletlerin, elinde bulunduranın mülkiyetine geçtiği ve feodal beye verilen ürünün yerini paranın aldığı para ranta dönüşür. Sömürü biçiminin, bu değişimler sonucunda toprağın belli aylarda köylüye kiralanmasına dönüşmesiyle birlikte köylülerin feodal beye bağımlılıklarından kurtulmalarının yolu açılmış olur. Diğer yandan zanaatçıların, feodal beylerin izniyle ürün fazlalarını belli merkezlerde satmak üzere pazar alanlarında toplanmaları kapalı ekonomide gedik açarak şehirleşmenin temelini oluştururken, zamanla belli bir güç oluşturmaya başlamaları onları, feodal beylerin baskısından kurtulmak ve kendi aralarında dayanışmak üzere, esnaf loncalarını örgütlemeye götürür. Zanaatçıların ürünlerini farklı köylerde satmak üzere dolaşan ve şehirleşmenin temelini oluşturan ikinci öğe olan tüccarlar da aynı şekilde tüccar loncalarını oluştururlar. Köleci topluma göre daha iyi bir gelişim dinamiğine sahip olan feodal toplumda, tarım alanında ve zanaatçılıkta teknik anlamdaki ilerlemelerle birlikte üretim aletlerinin ve üretimin gelişmesine paralel nüfusun şehirlerde toplanması ve tefeciliğin doğuşu sonucunda, feodalizmin bu gelişimi kısıtlayan kurumlarının yetersizliği, üretici güçlerin üretim tarzına dair yeni yasaları ve kurumları zorlamalarına götürür.

Feodal Toplumda Kadının Durumu

Feodal dönemde kadının durumu ve statüsü, üretimdeki rolüne göre hangi sınıfa ait olduğuna bağlı olarak farklılıklar göstermekteydi. Feodal egemenlik ilişkilerin belirleyiciliğindeki feodal düzende en temel üretim birimi olan ailede, adeta bir çocuk doğurma makinesi olarak üretimde ve savaşta ihtiyaç duyulan insanlardan (tercihen erkek) sorumlu olarak görülen, hem feodal bey hem de ailesindeki erkek olmak üzere iki efendisi olan köylü yoksul kadın, erkeğin idaresindeki evde ve tarlada üretime katılarak toplumsal düzenin devamının ekonomik, siyasal ve askeri sağlayıcısı konumundadır. Öyle ki, doğurganlık özelliğini yitirmesiyle erkeğin kontrolünde olma özelliğini yitiren ve ebelik, hasta ve çocuk bakımı gibi konularda sahip oldukları bilgiler dolayısıyla diğer kadınlara göre daha etkili olmaları bakımından mevcut erkek egemen iktidar yapısına tehdit oluşturan yaşlı ve dul kadınlara karşı gerçekleştirilen “cadı avı” olarak bilinen kitlesel kadın katliamları bu durumun en iyi göstergesidir. Egemen sınıfa mensup kadınlarda ise, eğitim görme imkânları ve hastabakıcılık gibi işler yapabilmeleri, eşlerinin ünvan, statü ve mülkiyetinin mirasçısı olabilmeleri gibi bir dizi farklılıklar mevcuttur. Ancak bunların dışında en temel insani hakları konusunda yoksul köylü kadından bir farkları yoktur. Köylü erkek nasıl ki eşi ve çocukları üzerinde uyguladığı zor yoluyla efendileşiyorsa, feodal bey ya da soylu erkek de ünvanlar verdiği eşine ya da ailesindeki kadına aynı baskıyı ve tahakkümü uyguluyordu.

Feodal Dönemde Kadının Durumuna Dair Olumlu Birkaç Örnek Kadının ekonomik ve toplumsal statüsündeki geri konuma rağmen, özel mülkiyet karşısında hâla devam eden ortak mülkiyet biçimindeki köy komününde komünün refahı erkeğin olduğu kadar kadının da ellerindeydi. Bu yüzden kadının komünde üretime katılması ona bir saygınlık vermekte ve çoğu zaman komün sorunlarının tartışıldığı toplantılara da katılabilmekteydi. İlerde iki karşıt sınıf olacak olan burjuvazi ve proleteryanın doğacağı kentlerde, zanaatçıların atölyelerini ayakta tutabilmeleri açısından ailenin bütün fertlerinin üretime her türlü katkısı önem arzetmekteydi. Bu yüzden kentte tüccarlara rağmen zanaatçıların ailelerindeki kadınların üretimdeki katkıları dolayısıyla konumları, diğer kadınlara göre daha ileri bir durumdaydı. Bu durum ilerleyen dönemlerde kadın zanaatçıların da doğuşunu tetikler. Özellikle 12. ve 14 yy.’larda ve zanaatçılığın yükselişe geçtiği 15. ve 16. yy’larda İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde birçok kentte kadın emeği zanaatçılıkta giderek önem taşımaya başlar. Gelişmeye başlayan zanaatçılıkla birlikte kadın ve erkeğin eşit değerler üretmesi, feodal dönemin kadın üzerindeki zora dayalı ahlaki değer yargılarını törpülemeye başla da, ekomomideki ve toplumsal yaşamdaki ikincil konum açısından bir değişiklik olmamıştır. Yine ortaçağın sonlarına doğru feodal beylerin keyfi uygulamalarına karşı direnişle başlayan köylü savaşları sürecinde kadınların etkin rol oynadığı bilinmektedir. Zorla evlendirmelerden ve erkek şiddetinden kaçan ya da ceza verilerek kapatılan kadınlar için manastırlar, doğabilimsel ve felsefe gibi çeşitli alanlarda eğitim görmesi konusunda olanak tanıyan bilim yuvalarına dönüşmüşlerdir.

 

 

KAPİTALİST TOPLUMDA KADIN

Feodal ekonominin ileri noktaya ulaşması, üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel teşkil etmeye başlar ve daha ileri bir üretim ilişkisi biçiminin oluşmasını zorunlu kılar. Üretim araçlarının gelişimi ve makineleşme ile birlikte metaların üretimi yavaş yavaş fabrikalara kayarken, 18.yy’da sanayi devrimiyle birlikte meta üretimi yaygın ve yoğun hale gelir. Bu durum kadının ekonomik ve toplumsal yaşamdaki konumunu da yeniden şekillendirmeye başlar. Teknolojik ilerlemeler sonucunda eskisi gibi kas gücüne ihtiyaç duyulmayan makinalar ve iş konularının çeşitlenmesi, kadınların emeğini metalaştırıp kapitalizmin hizmetine sunarak kadının da toplumsal üretime katılmasını sağlarken, kadının erkek ile olan eşitsizliğinin toplumsal alana taşınmasını beraberinde getirir ve onu yeni sorun ve olanaklarla karşılaştırır. Üretimin bireysel niteliğini yitirerek toplumsal niteliğe bürünmesi ile kadının üretime katılması aile içi yaşantıda değişiklikler yaratsa da, kapitalizm kadının esas yeri olan aileyi ayakta tutmak için elinden geleni yapar. Üretime katılsa da aile içindeki görevlerden sorumlu yine kadındır ve ev içindeki emeği onun doğal görevi olarak görüldüğünden değersizleşir ve toplumsal üretime katılımı halinde emek gücü karşılığında aldığı ücret de bu eksende düşer. Kadının toplumsal üretime ve yaşama katılmasıyla beraber kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik ve alt yapıdan üst yapıya toplumsal cinsiyet rolleri giderek derinleşmeye başlar. Evdeki ikinci konum toplumsal üretimde cinsel ayrımcılık halini alarak kadının emek gücünün erkek karşısında değersizleşmesine neden olur. (eşit işe eşit ücret hakkının engelenmesi, kayıt dışı çalıştırılma, cinsiyet ayrımcılığına dayalı mesleklerin gelişmesi, kalifiye emek gücü, deneyim ve uzmanlık gerektiren işerde erkeklerin; tali, yardımcı ve tamamlayıcı işlerde kadınların çalıştırılması, kadın ve çocuk bedeninin metalaştırılarak pazara sunulması vb.)

Emperyalizm ile birlikte kadının toplumsal üretime katılım oranının artması, evdeki erkeğin kadın üzerindeki denetiminin azalması, geleneksel cinsiyet rollerinde esasta olmasa da çatlakların oluşması, bilinç ve sorgulamasının artması ve en nihayetinde kadının özgürlük sorununun topumsal bir karaktere bürünmesine yol açar. Ve bu da kadının cinsel, sosyal, sınıfsal kurtuluş mücadelesinin içinde güçlü bir özne olarak yer almasının önünü açar. Ancak yine de bu durum kadının kurtuluşu için tek başına yeterli olmamaktadır. Sınıflı toplum itibariyle erkek egemen ideolojinin her toplumsal sitemde yaslandığı kendini yeniden ürettiği bir gerçeklikte, kadının gerçek toplumsal kurtuluşu, onun özgün mücadelesini kapitalist sömürü sistemine karşı sınıfsal kurtuluş mücadelesiyle birleştirmesiyle olacaktır.

SOSYALİZMDE KADIN

Toplumlar tarihinin gelişim seyrine baktığımızda, nasıl ki köleci toplumun kökeni ilkel komünal toplumda; feodal toplumun kökeni köleci toplumda; kapitalist toplumun kökeni de feodal toplumda ise sosyalist toplum da kapitalist toplumun bir ürünü olmaktadır.

İnsanın insan tarafından sömürülmesinin temelinde üretim araçlarına bir grup, azınlıktaki kişilerin sahip olması yattığından, sosyalist üretim ilişkileri yeni bir mülkiyet biçimine dayanır: Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti. Böylece sosyalist mülkiyet insanın insan tarafından sömürülmesini dıştalayarak toplumun bütün üyelerinin, üretim araçlarına göre eşit bir ilişkisinde anlam bulur. Aynı zamanda sosyalizmi tanımlarken sınıfların, devletin ve insan-insan, insan-doğa sömürüsünün ortadan kalkacağı ve “Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesi kadar” ilkesinin geçerli olduğu Komünizmin ön evresi, ilk aşaması olduğunu da ifade edelim.

Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasında toplum içerisindeki bölüşüm ilişkileri de ileri boyutlar kazanır. Yani sosyalizmde tüketim mallarının paylaşımı iki şekilde yapılmaktadır; büyük bir kısmı çalışmaya göre, kalan kısmı ise her toplum üyesinin çalışma katkısı ne olursa olsun, toplumsal tüketim fonları üzerinden dağıtılması. İlk paylaşımla bireyler yeteneklerini en iyi biçimde kullanmaya yöneltilirken; ikinci paylaşımla da bireylerin yeteneklerinin en yüksek düzeye çıkarılması amaçlanır. Sosyalist toplumda üretim, kâr için değil; halkın gereksinimleri için ve planlı olarak yapılır. Bu duruma, yani kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılmasına ilişkin Bebel “Kadın ve Sosyalizm” eserinde çok yalın bir dille şöyle açıklık getirir;

“İnsan doğasının derinliklerindeki gereksinimlerden biri, işini seçme özgürlüğü ve bunu değiştirme olanağıdır. En güzel yemek bile sürekli tekrarlandığında nasıl tiksinti verirse, her gün değirmen dolabı gibi kendini tekrarlayan bir iş de böyledir; tüketici ve güçten düşürücüdür. İnsan, yüksek bir coşku ve zevk olmaksızın, yalnızca zorunda olduğu kadarıyla, mekanik bir biçimde çalışır. Her insanın içinde, harekete geçirildiğinde en güzel etkileri üretmek için yalnızca uyandırılması ve geliştirilmesi gereken bir dizi yetenek ve güdü yatar. İnsan ancak o zaman tam bir insan olur. Sosyalist toplum bu değişiklik gereksinimini karşılamak için en iyi fırsatı sunacaktır. (…) Ama mevcut olan, yalnızca değişiklik gereksinimini karşılama olanağı değildir, toplumun amacı kendi doyumunu gerçekleştirmek olmalıdır, çünkü insanın uyumlu eğitimi bunun üzerinde yükselir.”(age. syf. 402-403)

Kuşkusuz çok genel hatlarıyla tanımlamaya, bakmaya çalıştığımız sosyalist toplumda üretim ilişkileri böyleyken; bu ilişki içerisinde kadının durumuna da bakalım. Tıpkı diğer üretim biçimlerinde, toplumsal süreçlerde farklı biçimlerde olmak kaydıyla kadınlar nasıl yerlerini almışlarsa; sosyalist üretim biçimi içerisinde de yerlerini alır. Ancak bir farkla; üretim araçlarına sahip olanlarca sömürülmesi son bulmuş şekilde. Ve yaşam önünde tam eşitlik perspektifiyle yola çıkan bir anlayışın ürünü, yasalar önünde her alanda erkekle tam eşitliğe sahip olarak tarih sahnesinde yer alır. Sosyalizmin cinsiyetlerarası ilişki hukukunu belirtirken özel mülkiyetten önce topluma egemen olan, genelde geçerli olan şeyin daha yüksek uygarlık aşamasında ve yeni toplumsal biçimler altında yeniden kuracağına dikkat çeken A. Bebel, “Gelecekte kadın”ı ise şöyle betimliyor; “Yeni toplumun kadını, sosyal ve ekonomik olarak tamamen bağımsızdır, artık hiçbir egemenlik ve sömürü altında değildir, erkeğin karşısında özgür ve eşittir. Eğitimi erkeğinkiyle eşittir, cinsiyet farklılığının ve kadının cinsel fonksiyonlarının gerektirdiği ayrımlar hariç; kadın doğal koşullar altında yaşayarak fiziksel ve düşünsel güçlerini ve becerilerini isteğe göre geliştirebilir ve kullanabilir(…) Az önce herhangi bir işte çalışan işçiyken, günün bir başka bölümünde eğitimci,öğretmen,bakıcıdır,günün üçüncü bölümünde herhangi bir sanatla veya bilimle uğraşır ve dördüncü bölümde herhangi bir yönetici işleve sahiptir. Kadın istediği gibi ve bulduğu fıratlara göre incelemeler yapar, çalışır, hemcinsleriyle ya da erkeklerle sohbet eder ve eğlenir.”(Kadın ve sosyalizm syf: 471)

Bilimsel sosyalistlere ve kadın mücadelesine muazzam tecrübe ve deneyim birikimi bırakan 1917 Ekim Devrimi ve sonrası Sovyetler döneminin, üstelik ilk yıllarında, kadınlara ilişkin sunulan teorinin yasalarla güvence altına alınmış olması büyük bir başarı iken, kadının ve insanlığın gerçek kurtuluşu için bunun yeterli olmadığını vurgulamak isteriz. Zira Lenin de bu durumu devrim yıllarında büyük bir kararlılıkla şöyle izah edecektir; “Kapitalistlerin,tüccarların ya da toprak ağalarının olmadığı yerde, emekçiler iktidarının bu sömürücüler olmaksızın yeni bir hayatın yerleştiği yerde kadınla erkeğin kanun önünde eşitliği vardır.Ama bu yetersizdir. Kanun önünde eşitlik hayatta eşitlik değildir. Kadın işçinin erkek işçiyle eşitliği yalnızca kanun önünde değil, hayatta da kazanması gerektiğini söylemek istiyoruz. Bunun için kadın işçinin kamu işyerlerinin yönetimine ve devlet idaresine daha büyük ölçüde katılmaları gerekir. (…) Kadınlar için tam bir özgürlük elde edilemezse, proletarya tam bir kurtuluşa ulaşamayacaktır.” (Kadın ve Marksizm syf.176)

Şüphesiz ki üzerinden yükseldiği Çarlık Rusyası döneminde özelde kadınların genelde toplumun maruz kaldığı sömürü ve yaşamsal açıdan tarihsel koşullar düşünüldüğünde, 8 saatlik çalışma koşullarından, eşit işe eşit ücret ilkesinin hayata geçirilmesine; kadınlarının %87’sinin okuma yazma bilmediği bir durumdan hemen her yerde eğitimlerin sağlanmasından ev içi işlerin kamulaştırılmasına; kürtajın yasal hale getirilmesinden çocukların bakımının toplumsallaştırılmasına kadar bilimden sanata yaşamın hemen her alanında kadınların SSCB’de sadece henüz ilk on yılda sahip olduğu yaşamsal hakların bırakalım fazlası, aynılarına bugünün “en ileri, modern, laik, gelişmiş” olarak atfedilen burjuva toplumlarında aradan koskoca 100 yıl geçmesine karşın sahip olduğu düşünülemez. Uzun tarihsel mücadeleler sonucu elbette kazanılmış haklar var, ancak tam anlamıyla aynı hakların varlığından bahsedemiyoruz. Tam olarak mümkün olacağını da düşünmüyoruz çünkü özel mülkiyet, sermayenin hakimiyeti, miras, boşanma, evlilik vd. sebepler emperyalist-kapitalist sistemde kadınla erkeğin gerçekten eşitliğini imkansız kılan sebeplerdir. Üretim-bölüşüm yani mülkiyet ilişkileri bağlamında maddi yaşamda eşitlikten bahsedilmediği taktirde hukukun eşitliği yaşadığımız yüzyıl gerçekliğinde yalnızca bir ikiyüzlülük olarak kalacaktır. Sosyalizm ise bu maddi zemini altüst edeceğinden, cinsiyet farkı gözetmeksizin ezilen halkın eşit çıkarlarını sağlayan çözümü bizlere sunmaktadır.

Hatalarımızdan ders çıkaralım, daha ileriyi inşa edelim

“Sosyalizmde kadının durumu”na en somut ve ileri deneyimin olduğu SSCB’de yaşam bulan kuramsal çözümlere ve muazzam örneklere kadınların kurtuluş mücadelesini omuzlayanlar olarak hakkını vermeli ve sahip çıkmalıyız. Kadın hareketleri olarak bunu yaparken aynı zamanda bu deneyimlerdeki hata ve eksikliklerimizi de sahiplenmeli açık yüreklilikle ortaya koymalıyız. Yaşanan geriye dönüşlerde, savaş koşullarında Ekim Devrimi sonrası özellikle 1936-1944 kararnamelerinde kadınlara yönelik Sovyetler’deki “özgün koşullar” ve “önlemler” olarak izah edilmeye çalışılsa da sosyalistler olarak mahkûm edilen-edilmesi gereken uygulamalar, objektif geri adımlar da olmuştur. Kürtajın yasaklanması, bağımsız kadın hareketi çalışmalarının hukuken kısıtlanması, boşanmaların zorlaştırılarak evliliğin ise “resmiyete” zorlanması, anneliğin kutsallaştırılarak doğurganlığın “annelik nişanı” ile ödüllendirilmesi olarak sıralanabilecek bir dizi geri uygulamalara gidilmiştir. Kuşkusuz ki bilimsel sosyalistler bu anlamda gerekli dersleri çıkarmak yolunda önemli adımlar atmışlardır.

Bu yüzden “her şey doğruydu ve mükemmeldi” yaklaşımıyla inkâr etmiyoruz. Böyle bir anlayış sergilemediğimiz gibi yanlış-hatalı pratiklerden yola çıkarak da sosyalist teoriyi-ideolojiyi-dünya görüşünü hiçe sayan “yanlışlayan”  bir toptancı anlayış da sergilemiyoruz. Kadınların kurtuluşu noktasında köklü, sürekli bir itiraz geliştiren ve bunu da içselleştiren bir pratiğin ancak öneminin altını çizmiştir bize Sovyet deneyimi. Bu anlamıyla doğru dersler çıkararak ne sınıf indirgemeci ne de sınıflar üstü bir yaklaşıma girmeden tarihimizden  öğreniyoruz ve öğrenmeliyiz.

 

 

 

  1. ENTERNASYONAL PROLETARYANIN DENEYİMLERİNDE KADIN

 

“Hayatın olduğu her yerde savaşmak istiyorum“                                                                                  Clara Zetkin

Kadın mücadelesinde önemli rol oynayan Jiang Quing’li Çin Halk Cumhuriyeti tarihinden; kadınların cinsel hakları uğruna savaşıyla Emma Goldman’lı, ırk ve cins ayrımcılığını toplumsal mücadele ile buluşturan “Kara Panter”  Kathleen Neal Cleaver, Angela Davis’li ve görkemli “Ekmek ve Gül” grevinin öncülerinden Elizabeth Flynn’lı ABD tarihinden öğrenmeliyiz. Yine Kübalı devrimci Celia Sanchez’li Latin Amerika tarihinden; halk savaşı stratejileriyle öncüleşen kadınların Nepal ve Hindistanlı Güney Asya tarihinden öğrenmeliyiz. Ayrıca Rosa Lüksemburg, Clara Zetkin’den “üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğleyen” alman emperyalizmine karşı savaşan devrimci Ulrike Meinhof’lu Almanya tarihinden, Mariead Farrel’li Kuzey İrlanda yine Blefari Melanzi’li İtalya tarihinden ve Avrupa ülkeleri tarihinden öğrenmeliyiz. İngiliz sömürgeciliğine karşı kadınların direnişte Nwanyeruwalı Batı Afrika tarihinden öğrenmeliyiz. Diktatörlüğe direnişlerinde kanat çırpışlarıyla kasırga yaratan kelebeklerimiz Mirabel Kardeş’li Kuzey Amerika tarihinden öğrenelim. Bitmedi… İdama giderken “Beni öldürün fakat şu gerçeği de bilin ki benim öldürülmemle binlerce Kürt uyanacak” sözlerinin sahibi direnişçi Leyla Qasım’lı Irak, Leyla Halid’li Filistin, Arin Mirkan’lı, Sibel Bulut’lu, Eylem Ataş’lı, Ayşe Deniz Karacagil’li Rojova ve Ortadoğu tarihinden öğrenmeliyiz. Ve elbette Maria Suphi’li, Behice Boran’lı, Sabahat Karataş’lı, Ayçe İdil Erkmen’li, Meral Yakar’lı, Barbara Anna Kistler’li, Berna Ünsal’lı, Sakine Cansız’lı, Sefagül Keskin’li ve daha sayamadığımız kadınların olduğu Türkiye Kuzey Kürdistan mücadele tarihinden öğrenmeliyiz diyor ve dayandığımız mirasın solmaz birer parçası olan hepsini sizler şahsında birkez daha saygıyla anıyoruz.

1789 FRANSIZ DEVRİMİNDE KADINLAR                                                         

“Kadının giyotine gitme hakkı varsa kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır!”                                                                                Olympe de Gouges

Komünist Manifesto’da da belirtildiği gibi “Şimdiye dek, bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihi olmuştur.” Ve yine biliyoruz ki bu tarihte “Hür insan ile köle, patrisyen ile pleb, derebeyi ile serf, lonca ustası ile kalfa, özetle ezen ile ezilen birbirlerine karşı kâh gizli kâh açık şekilde gelişen aralıksız bir savaşım içerisinde olagelmişlerdir.” Toplumlar tarihinin, sosyalizm ve halk demokrasileri deneyimleri tarihi kadınların mücadeleye katılımı özgülünde daha eskilere (1800’lere) uzanmış olsa da öncellerinden farklı olarak 1789 Fransız Devrimi, sınıfının bilincinde olan kadınların aktif katılımı olması ve kadının eşitlik talebinin özgünlüğü ve net olarak gündeme getirilmiş olması bakımından geçmiş tarihten öne çıkarak ayrılmaktadır.

Esas olarak burjuva demokratik bir devrim olan bu devrim, feodalizmi yıkma hedefli olması bakımından tarihte ilerici bir rol oynamıştır. Ve burjuvazinin soylulara; mülksüzlerin yani yoksul yığınların ise burjuvaziye karşı direnişi bakımından ise tarihte de ikili bir devrim durumu taşımaktadır diyebiliriz. Cinsler ve sınıflar açısından kapsamı tartışmalı olan “eşitlik” kazanılıp iktidara geldiğinde karakteri gereği burjuvazi, devrim sürecinde aktif rol oynayan kadın ve erkek yoksul emekçi yığınları açlık-sömürü ve gericilikle tekrar baş başa bıraktı. Ancak mülksüzlerin direnişi ve sınıf savaşımı ileride tekrar yükselecekti. İlk süreçlerde buluşsa da sonu itibariyle hedefleri bakımından ayrışan farklı sınıflardan kadınların devrim sürecindeki durumuna da bakalım. İş, ekmek, özgürlük ve eşitlik talepleriyle toplumsal mücadele alanına çıkan kadınların genel anlamda özgün talepleri; eşit işe eşit ücret, 8 saatlik işgünü, düşük ücretlendirilen mesleklerde ücretlerin yükseltilmesi, daha fazla fabrika müfettişi, kadın sağlığına uygun çalışma koşulları, annelik yardımı, işçi kadınlar için kooperatif evleri ve ırk, cinsiyet, renk vb. ayrımı yapılmaksızın tüm yurttaşlara seçme ve seçilme hakkının tanıması vb. olarak sıralanabilir. Rejimi korumak gayesinde elbette safı belli olan Soylu kadının dışında, direnenler safında kimi zaman ortaklaşan ve sonuçta canları pahasına bedeller ödeyen burjuva Feministler ve Mülksüzler dediğimiz (embryo döneminde olan Proleter ) yoksul işçi kadınlar vardı. Özellikle devrim yıllarında bir işçinin ücretinin yaklaşık %80’ini ekmek için ayırmak zorunda olduğu bir yoksulluk ve kıtlık dönemi hâkimiyetini, ekonomik kriz halini düşündüğümüzde işçi kadınların ilk talebinin “Ekmek” olması anlaşılır elbette. Devrim yıllarını izleyen birkaç yıl fiyatlar sabit kalsa da daha sonra tekrar artması yeni grevleri de beraberinde getirdi. Dükkânlardan, sabunları, kendi belirledikleri fiyatlardan satış yapmasını dayatan “Çamaşırcı kadınlar” dönemin burjuvazisi tarafından eleştirilse de, mücadele tarihimizde özel yerlerini almışlardır. Yanı sıra, devrim günlerinin önde gelen ismi olan Olympe de Gouges’in kadınların eşitlik mücadelesinde önemli yere sahip olan mücadelesi Fransız Devrimi’nin anlamını bizler açısından daha da arttırmaktadır. Devrim yılında yayınlanan İnsan Hakları Bildirgesi’nin kadınlar için “eşit” bir anlam taşımadığı ve kadın cinsinin hemen her alanda yok sayıldığı kavrayışından hareketle, bu bildirinin maddeleriyle tek tek kadın cinsi olarak hesaplaşmış ve Kadın Hakları Bildirgesi’ni kaleme alarak kadınların eşit haklarına dikkat çekiyordu. Önsözünde ve başlarken ezen cinsin despotluğunu, gücünü nereden aldığını sorgulayan ve sorgulatan bir anlayışla ele alınan bildirgenin bir program niteliğinde olan ilk maddesi şöyle der:

“Bütün kadınlar hür doğar ve erkeklerle eşit haklara sahipti. (…) Bütün politik kurumların amacı kadınların ve erkeklerin doğal ve vazgeçilmez haklarını korumaktı. (…) Ulus kadınlar ve erkeklerden oluşur. (…) Yasa genel iradenin ifadesidir. Kadın ve erkek tüm yurttaşların kişisel olarak ya da temsilcileri aracılığıyla onun oluşumuna katılma hakkı vardır.”

Devamında gelen diğer maddelerde de aynı şekilde cinslerin, toplumda, özel yaşamda ve yasa önünde her alanda tam eşitliğini bildirir. Ancak Olympe de Gouges, ekmek talebi için isyan ederken bir tehlike arz etmezken; şimdi toplumun yarısı demek olan kadın olarak eşitlik talebinde “tehlikeli” bulunmuştu. Tarih 1793 olduğunda “kürsüye çıkma hakkı değil”; ancak dediği gibi “giyotine gitme hakkı” verilmişti. Ölümle “cezalandırılması” aynı zamanda eşitlik talep edecek bütün kadınlara bir gözdağıydı. Nitekim ardından devrimle kazanılan bir çok hak da kadınların elinden alındı. Ancak sonuç olarak şunu söylemeliyiz ki devrim sürecinde kadınlar en aktif şekilde tarih sahnesinde yerlerini alarak eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren kadın hareketinin güçlenerek gelişmesine önayak oldu.

1871 PARİS KOMÜNÜ’NDE KADINLAR

“Komünün suç ortağı olduğum söyleniyor. Doğrudur, çünkü Komün sosyal devrim istiyordu ve bu benim en büyük özlemimdir. Dahası, Komün’ün destekçisi olmaktan onur duyuyorum. Özgürlük için çarpan her yüreğe bir kurşundan başka bir hakkın tanınmayacağı görülüyor, bu durumda ben de payıma düşeni talep ediyorum. Yaşamama izin verecek olursanız, intikam için haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğim” (Komün’ün öncü kadınlarından Louise Michel’in mahkemedeki savunmasından)

Tarih 18 Mart – 27 Mayıs 1871’i gösterdiğinde, Paris’te insanlığın düşünün bir örneği sergilenmekteydi. Monarşiye karşı ayaklanan kadın ve erkek işçiler kendi devletlerini ilan etmişlerdi. Marks’ın da tabiriyle tarihin ilk işçi sınıfı hükümeti 73 günlük deneyimiyle yalnızca olumlu yanları değil eksik ve hatalardan çıkarılan derslerle de sosyalizm ve komünizm mücadelesine ışık tuttu. Yerel yönetimin örneği, kadın taburunun varlığı ve incelenmesi bakımından da oldukça önemli. Ve kadınların komünde oynadığı yaşamsal roller, pratikte hayata geçirilen haklar ve toplumsal eşitlik açısından alınan önlemler düşünüldüğünde sınıf mücadelesinde ve kadınların kurtuluş mücadelesindeki öğretisinin değeri, yetmiş üç günlük komün “ömrünü” çoktan aştı diyebiliriz.

Bu kısa deneyime neler sığdırıldığına bakacak olursak 73 gün boyunca, halkın seçtiği ve yine halk tarafından görevden alınabilen, işçi ücretiyle çalışan üyelerden oluşan bir hükümet yönetti Paris’i. Yargıçlar dahil tüm kamu görevlilerini halk seçmekteydi. Düzenli ordu kaldırıldı ve halk silahlandırıldı. Giyotin yakıldı. “Zafer Anıtı“ şovenizmin simgesi olduğu ve ulusal nefreti tahrik ettiği gerekçesiyle yıkıldı. Fırın işçilerinin gece çalışması kaldırıldı, işçileri sömüren rehincilerin dükkânları kapatıldı, kapatılan fabrikaların işçiler tarafından yeniden çalıştırılmaları için planlar yapıldı, dinsel öğretim kurumları laikleştirildi, çocuklar için zorunlu ve parasız eğitim getirildi, asgari ücret güvenceye alındı, meşru ve gayri meşru çocuk ayrımı kaldırıldı.

Ve başından sonuna kadar -ama mücadeleyle- direnişte yerini alan kadınlar. Onlar Komün’ü barikatlarda savunmaktan, yaşamın örgütlenmesine kadar her alandaydılar. Komün’ün ilk  kararnamelerinden biri, kadınları boyunduruk altına alan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, boşanma hakkı ve çocuklar için nafaka zorunluluğu vb. oldu. Bu yanıyla olumluluk arzederken baştan sona kadar, Komün’de kadınlara oy hakkı verilmemiş olması da olumsuzluk olarak değerlendirilmeli. Öte yandan komün sırasında, “Union des Femmes” isimli kadın örgütlenmesi öne çıktı. Bu örgüt 160’ı emekçi kadın örgütü olmak üzere 1800 üyeden oluşuyordu ve kadın emekçilerin taleplerine cesaret ve bilinçle sahip çıkması bakımından anlam bulmuştur. Tüm sömürü biçimlerini ve ayrıcalıkların yok edilmesini, sermayenin iktidarı yerine emeğin iktidarının kurulacağı sosyal bir devrimi amaçlayan bu kadın hareketinin üyelerinin büyük çoğunluğunu işçi kadınlar oluşturmaktaydı. Kadınların örgütlendiği başka bir çok kadın derneği olsa da hiçbiri politik açıdan bu kadar ileri değildi.

Kanla bastırılarak ve işçi sınıfının aldığı ağır darbeyle sonuçlanmasının yanı sıra Paris Komünü bizler açısından, başta Ekim ve Çin Devrimi’ne ışık tutması ve aynı zamanda kadınların kurtuluşunun insanlığın kurtuluşuyla olan kopmaz bağını net olarak vurgulaması bakımından tarihsel anlama ve öneme sahiptir.

EKİM DEVRİMİNDE VE SOVYETLERDE KADINLAR

“Biz kadınların neredeyse tüm ülkelerde sınırlı siyasal hakları olduğu bir gerçek. Ama toplumsal gücümüz var. Bu gücü sonuna kadar kullanmalıyız (…) Şimdi gururla sosyalizm bayrağını açalım!“ Clara Zetkin

Tarih 25 Ekim 1917’yi gösterdiğinde dünyayı temellerinden sarsacak olan bir devrimle karşılaştı insanlık. “Toprakta, fabrika ve işletmede özel mülkiyeti ortadan kaldırmak ve bütün devlet iktidarını emekçi ve sömürülen yığınların ellerinde toplamak” ifadesiyle geçti tarihe bu devrimin en özet tanımı. Yani üretim araçlarının özel mülkiyeti tamamen kaldırılmış ve hakim sınıflar bertaraf edilmiştir. Buna karşılık sosyalist üretim ilişkileri hâkim kılınmıştır. Kısacası toprak, doğal kaynaklar, sular, ormanlar, madenler, demiryolları, su yolları, havayolları, bankalar, iletişim araçlarının tamamen halkın yararına sunulduğu, sömürünün sonlandırılarak halkın kendisi için üretip-yöneteceği bir devrim… Ekim devrimi ve sonrasında Sovyet döneminde kadınların somuttaki durumuna geçmeden önce kısaca devrim öncesi kadının genel durumuna, araştırmacı Sibel Özbudun’un yazısından alıntılayarak göz atalım; “Böylesi bir toplumsal yapıda kadınlar, kuşku yok ki kendi sınıflarının yazgısını paylaşmaktaydılar: süs bebeği muamelesi gören -ve evlilikleri genellikle soylu aileler arasında bir ittifak stratejisi oluşturduğundan eş seçimi konusunda söz hakları bulunmayan- aristokrat kadınlar; kız çocukların ataerkil ailelerinin mülkü sayıldığı, çoğunlukla okur-yazar dahi olmayan, hukuksal özne olmayan meschiane kadınlar; hemen hiçbiri okur-yazar olmayan, yaşamları dinsel buyrultuların boyunduruğuna teslim, yoksulluk ve yoksunluk içindeki yaşamlarını ağır işçilikle geçiren köylü kadınlar… “Çarlık Rusyası’nın en “özgür” kadınları, çoğunluğu yoksullaşmış toprak sahibi ailelerden gelen, kentli serbest meslek sahibi, aydınlanmış intelligentsia’nın kadınlarıydı. Yasal olarak olmasa da, fiilî olarak oldukça özgür bir konumdaydılar; eğitimliydiler ve toplumsal yaşama etkin biçimde katılıyorlardı. Örneğin 1913 yılında Rusya’da tüm doktorların yüzde 10’u, tüm öğretmenlerin yüzde 8’i kadındı. Çarlık Rusyası’nın en önemli kültürel armağanı çok sayıda kadın yazar, şair, sanatçı ve balerin, bu zümreye dâhildi. Hiç kuşku yok ki, XX. yüzyılın ilk onyılında Rusya’yı derinden sarsan Narodnik ve ikinci onyıla damgasını vuran Bolşevik hareket içinde öncü konumdaki kadınlar da… “Ve nihayet,  Ekim Devrimi’nin gövdesini oluşturan işçi kadınlar… Rusya’da sanayi proletaryası, sanayi devriminin ülkeye ulaştığı XVIII. yüzyıl ortalarına doğru ortaya çıkmıştır ve Avrupa’da olduğu gibi, öncelikli olarak topraksızlaşmış köylülerden oluşur. Rusya’da erken sanayi dönemi işçilerin, ama en çok da Rusya burjuvazisinin çok daha düşük maliyetli olduğunu erken bir dönemde sezinleyip üretime çektiği, atölye ve fabrikalarda istihdam ettiği, ya da evlerinde parça başı olarak çalıştırdığı kadın ve çocuk işçilerin insafsız sömürüsü üzerinde yükselmiştir. Sefalet ücretleri karşılığında günde 13-14 saat çalıştırılan yetersiz beslenmiş, çelimsiz, bitkin bir kadın-çocuk işçi ordusu…Ne ki, hangi sınıftan olursa olsun, eski Rusya’nın tüm kadınları, yasal haklardan yoksundu.” [Sibel Özbudun, Ekim devrimi, sosyalizm, kadınların kurtuluşu(1,) 2014] Farklı sınıf, ulus, din ve dile sahip 160’ın üzerinde etnik kimliği barındıran 15 Cumhuriyetli Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde toplumunun yarısı olan kadınların hem yasal olarak hem de yaşamın her alanında karşılaştığı ve burada ne kadar anlatsak eksik kalacağını düşündüğümüz baskı ve sömürünün, en ağır yoksulluk ve savaşlarla birlikte düşünüldüğünde, kadınların durumunun hangi boyutta olduğu daha net anlaşılacaktır kanaatindeyiz.

Peki Ekim Devrimi sonrası Sovyetler’de kadınların eşitliğinde durum nasıldı? Sovyetler tarafından devrimin henüz ikinci yılında yasa ile de garanti altına alınan bir dizi amaçlar, tedbirler kadının erkekle olan tam hak eşitliğini hedefleyerek sadece yasalar üzerinde değil; aynı zamanda yaşamın bütün alanlarında da kadının kendisini birey olarak var edebilmesini koşulluyordu. Kadınların yasalar önünde eşitliğinden, ev ve çocuk bakımının kadının omuzlarından alınarak toplumsallaştırılmasına kadar hayata geçirilmeye çalışılan bir dizi devrimci uygulamalara yaşamın en önemli alanlarından örneklerle göz atalım istiyoruz.

Üretim Alanında Kadın

Sovyet Hükümeti’nde yer alan ve kadına yönelik büyük önem teşkil eden yasal güvencelerin başında hiç kuşku yok ki “eşit işe eşit ücret”, 8 saatlik iş günü ve anne-çocuğun korunmasına dair olan kararnameler gelmekteydi. Bunların yanı sıra köylüye toprak dağıtımında ailelere değil, bireylere kendi parselini verme yöntemini izledi. Annelik ve ev emekçisi kadının çamaşır, yemek çocuk bakımı vb. gibi ev içi faaliyetlerini, toplumsal üretimdeki çalışmaya denk gelecek kamusal fonksiyonlar olarak tanımladı. En önemli madde olan “eşit işe eşit ücret“ ilkesini yasalarla güvenceye almak tek başına yeterli olmadı, çünkü kadınların nitelikli iş alanlarında, genel olarak üretimin her alanında olabilmesinin koşulları (kalifikasyon) devrim öncesinde yoktu. Sovyetler bu koşulların sağlanması için kadın örgütlenmesi olan Jenotyel başta olmak üzere, sendikalar ve diğer örgütlenmelerle birlikte bütün gücünü seferber ederek kampanyalar düzenledi. Kadınların okur-yazarlığının yaygınlaştırılacağı, meslek edinebilecekleri ya da kendilerini geliştirebilecekleri okulları ve kursları hayata geçirmek için kültür klüplerinde, kollektif çiftliklerde, işletmelerde devasa çalışmalar yürütüldü. Kadınların toplumsal üretime katılabilmeleri için çocuklarını emanet edebilecekleri ve çocuklarının yetiştirilmesine yardımcı olacak yaygın bir çocuk bakım/eğitim kuruluşları (kreşler, yurtlar, yatılı okullar, etüt merkezleri vb.) ağı yaratıldı. Mahallelere, tek tek fabrikalara dek örgütlenen yemekhaneler, kantinler, çamaşırhaneler, terzihaneler, alınan diğer önlemlerin başında geliyor. Böylelikle bu önlemler aynı zamanda kadının toplumsal yaşamın örgütlenmesine çekilmesinin bir aracını da oluşturdu. Elbette zorluklara göğüs gererek, geleneksel önyargılarla mücadele ederek kendini dinamikleriyle yeniden vareden kadınlar için kadınlarla beraber çok yönlü bir uğraş verildiğini de belirtelim.

Politikada Kadın

Ezilen ve sömürülenlerin “devletin demokratik yönetimine sürekli, koşulsuz ve tayin edici bir şekilde” katılmalarını sağlayan araçtı Sovyetler. Peki ya kadınlar? Tarihler boyu ezilen cins olan kadın ise bu devrimin en az yarısına talipti demeliyiz. Onun eşit hak ve sorumlulukla toplumsal yaşamın her alanında yer almasının önemli bileşenlerinden birisiydi siyaset. Öyle ya, üreten biz isek yöneten de biz olmalıyız.  Sovyetler’de kadınların yasayla güvencelenen politik haklarından en önemlisi de seçme ve seçilme hakkıydı. Fakat tek başına bu hakkın yasayla güvence altına alınmasının yetmeyeceğini bilen Sovyet devleti, yasaların yaşamla hayat bulması için bu hakkı koşullayacak maddi zemini de hazırlamalıydı. Zira eski rejimde baskı ve sömürüden, eşitsizlikten yaşamın her alanında “nasiplenen” kadın için şimdi devleti yönetmek, toplumsal yaşama gerçekten katılmak yepyeni bir durumdu. Pratikte katılmak ve hemen sonuç beklemek düşünülemezdi. Bu yüzden Sovyet iktidarı, kadınları devlet yönetimine sabırla, ısrarla ama etkin bir biçimde yetiştirerek katmayı amaç edindi.

Bu arada elbette henüz kökü kazınmayan erkek egemen tutumlara karşı da mücadele ederek bu zemin yaratılmaya çalışıldı. Tam da bu noktaya dikkat çekmeye çalışan devrimci kadın önderlerden Nadejda Krupskaya şu tespitte bulunuyor; “Kadınların yasa önünde var olan eşitliği, yaşamda da gerçekleşmiş olsaydı, o taktirde Sovyetlere seçilen kadınların oranı %50 civarında olurdu. Durum böyle değildir. Eskinin mirası halen çok güçlü. Kadınların Sovyetlere gerekli katılımının önündeki en önemli engellerden biri onların kültürel geriliğidir.” Bir yandan bu yetersizliğe dikkat çekerken Krupskaya, diğer yandan, gözlemini paylaştığı bir konferans vesilesi ile de kadınlardaki büyük değişimi şu ifadelerle aktarıyor;

“Kongrede ilk dikkat çeken şey, delegelerin kullandığı dilin değişmiş olmasıydı. İki veye üç yıl önce işçi ve köylü kadınlar bu şekilde konuşmuyorlardı. Dilleri tüm orjinalitesini muhafaza ediyordu fakat buna birçok yeni fikir ve ifade eklenmişti.Konuşmacılar değişik cumhuriyetlerden gelen yoksul köylü kadınlar ve bayan tarla işçileri madenlerden,dokuma fabrikalarından ve balıkçılık bölgelerinden gelen kadın işçiler iyisiyle kötüsüyle herşey hakkında cesurca ve samimice konuşuyorlardı.Başlarında eşarp, elleri çalışmaktan nasırlaşmış bu kadınlar planlı ekonomi,izlenceler, vergilendirme, pratik çalışma,başkanlık divanı toplantılarına katılma,çiftlik envanteri,kadınların teşviki,bürokrasiye karşı mücadele,kalitenin yükseltilmesi,kontrol,zararlar vb. gibi konular üzerinde konuşuyorlardı.”

Eğitim Alanında Kadın

Yaşamda da cinsiyetlerarası eşitliğin hakkını vermeye çalışan Sovyet iktidarı, halk kitlelerinin ve kadınların bilgi ve bilimle buluşmasının muazzam koşullarını yaratmıştır. Eşit, parasız ve bilimsel eğitim, devlet güvencesinde halka sunulan değerli hizmetlerdendi. Bu güvence bununla da kalmıyor, kalifiyeleşmek ya da yüksek öğrenim görmek üzere eğitim alan işçi ve emekçiler, geçim kaygısını ortadan kaldıracak bir maddi destek ve teşvik de görüyorlardı. Devrimden hemen sonra uygulamaya konan kız ve erkek çocuklar için parasız genel zorunlu eğitim uygulaması, kadınların eğitim alanındaki hak eşitliğinin ve iş alanları ile üretimin nitelikli alanlarında kalifiye bir şekilde yer alabilmesinin engellerini ortadan kaldırdı. Oranlarla ifade edecek olursak 1956’da yüksek okul ve üniversitelerde öğrenim gören öğrencilerin %50’ye yakını, aynı yıllarda SSCB bilimler akademisi çalışanlarının %42,3’ü kadındı. Üniversitelerde öğretim elemanlarının %30’undan fazlasını kadınlar oluşturuyordu. Bütün bunların, 39 yıl öncesinde kadınların eğitim hakkından neredeyse tamamen yoksun olduğu bir ülkede gerçekleştirildiğini de hatırlatmak isteriz.

Sağlık Alanında Kadın

En önemli adımları kısaca şöyle sıralayabiliriz; Sovyet iktidarı tarafından anne ve çocuğun korunmasının “doğrudan devletin yükümlülüğü” olduğu ilan edildi.1920 yılında kürtaj yasal bir hak olarak tanındı. Böylece kadın çocuk sahibi olup olmama konusunda, kendi bedeni ve yaşamı üzerinde söz sahibi olabilecekti. Yine kadınlar doğum öncesi ve sonrası ücretli izin hakkına sahip oldular. Ülkedeki yüksek bebek ve çocuk ölümlerinin ve doğum sırasında anne ölümlerinin önlenmesine yönelik mücadele başlatıldı. Bunların dışında hamileler ve emzirenler için özel yurtlar, fabrikalarda kreşler, garlarda vb. kamusal alanlarda anne ve çocuk için özel odalar yaratıldı. Bu arada sağlık hakkının halka parasız sunulduğunu da belirtelim.

Hukuk ve Ailede Kadın

Sovyetlerde hukuksal düzenlemede kadın hakları da diğer cinsle tam eşitliğini sağlayacak, insanın insan olmasından gelen hakları teslim edilmesi amaçlandı. Yasayla güvenceye alınan en temel birkaç örnek verelim. Aile yasasına göre eşler birbirine eşit kabul edildi. Eşler isterlerse kendi soyadlarını kullanabilecekti. İki tarafın da boşanmak istemesi durumunda mahkeme kararına gerek olmadan, tek tarafın talebi olması durumunda ise mahkeme kararıyla boşanma işlemi gerçekleştiriliyordu. 1926’da çıkan yeni bir yasa ile boşanma tek tarafın talebiyle de mahkeme olmaksızın gerçekleştirilebilir hale geldi. Yine dönemin Sağlık Enstitüsü müdürü, cinslerarası ilişkilere değinen Sovyet hukukunun hangi ilkelere dayandığına atıfta bulunarak “devlet ve toplum hiç kimse incinmedikçe ve başkalarının isteklerine tecavüz edilmedikçe eşcinsellik konusunda yasaklama getiremez” demekteydi. Aile ve annelik uygulamalarına, düzenlemelerine ilişkin pratikleri bölüm boyunca sıkça dile getirdik ancak yöne de sözü, devrime ve kadınların kurtuluşuna büyük katkıları olan devrimci önderlerden Kollantai’ye bırakmak istiyoruz;“Annelik sorunu, işçi sınıfının yazgısıyla yakından ilişkilidir ve bu sınıfın kadınlarının olduğu kadar erkeklerinin de sorunun çözümünde çıkarları vardır. Ancak annelerin desteklenmesi ve çocukların gözetilmesi konusunda temel toplumsal bir ilkenin yerleşmesi halinde, işçi sınıfı içindeki kadın-erkek ilişkileri bugün onları yozlaştırmaya hizmet eden burjuva niteliklerden tümüyle arınacaktır. Ancak böyle bir arınma, yeni bir ahlak anlayışının gündeme gelmesini kolaylaştıracak ve hareketin gerektirdiği kadın-erkek ilişkilerinin kurulmasını sağlayacaktır.(…)Bu durum modern toplumsal ilişkiler bütünü içinde, ne kadar gerçek ve kalıcı bir çözüme ulaştırılabilirse, insanlık tarihinin yeni çağlarına uzanan yol da o kadar kısalacaktır.” (Alexandra Kollantai, Toplum ve Annelik, Petrograd, 1916 tarihli konuşmasından)

“İşçilerin devletinin cinsler arasında yeni bir ilişki biçimine gereksinmesi vardır. Annenin kendi çocuklarına olan dar ve kıskanç sevgisi proletarya ailesinin bütün çocuklarını kucaklayacak kadar genişlemek zorundadır. Kadının hizmetçiliğe dayanan çözülemez evlilik yerine işçi devletinin iki üyesinin karşılıklı sevgi ve saygıyla güçlenmiş, haklarda ve özgürlüklerde eşit iki üyesinin özgür birliğinin yükseldiğini göreceğiz. Müstakil ve bencil ailenin yerine, büyük evrensel, içindeki işçilerin her şeyden önce ve yoldaş olacakları bir işçi ailesi yükselecek. Yarının komünist toplumunda kadın ve erkek ilişkileri böyle olacak. Bu yeni ilişki, insanlığa, eşlerin gerçek toplumsal eşitliğince sağlanacak, özgür aşkın bütün mutluluklarını sağlayacaktır, bu mutluluklar kapitalist rejimin ticari toplumunca asla bilinmezler.” (Alexandra Kollantai)

Kültür ve Sanatta Kadın

Devrimle parelel bir şekilde gelişen kültürel değişime, kültür devrimine kadınların aktif katılımı oldukça yüksekti. Bunda çalışma hayatındaki kadınların sadece onbinlercesinin kültür kurumlarında yer almasının da büyük payı var. Bütün bu kadınların başında hiç kuşkusuz, yaşamının sonuna kadar Kültür ve Aydınlatma İşlerinden Sorumlu Eğitim Bakanlığı yardımcılığını sürdüren Nadejda Krupskaya gelir. Onun yönlendiriciliği altında kültür alanında olağanüstü kadınlar yetişmiştir. Sağlanan eğitim ve okuma-yazma kampanyalarının ardından, milyonlarca yetişmiş eleman ekonominin ve kültürün bütün alanlarına seferber edilmişti. Sovyetlerin dört bir yanında sayısız kültür kurumu yaratılmıştı: Kültür evleri, radyolar, tiyatrolar, yayınevleri, kütüphaneler, kulüpler, müzeler, araştırma merkezleri, enstitüler vb. Bütün bu kurum ve kuruluşlar halkın hizmetine açılmıştı. Sovyet sanatı gerçek anlamda kitlelerin sanatı, halkın sanatı haline geldi. 1956’da kulüplerde, kültür evlerinde, fabrikalarda, işletmelerde ve kamu kurumlarda, kısacası her yerde amatör korolar, tiyatro ve dans grupları mevcuttu. 350 bini bulan bu amatör sanat gruplarındaki 5 milyonu aşkın katılımcının yarısından fazlasını kadınlar oluşturuyordu. Yalnızca bunlar değil, bale, resim, müzik, edebiyat, sinema, mimarlık tiyatro… sanatın her alanında birçok kadın yalnızca ulusal değil, dünyaca üne kavuşmuş, ödüller kazanmışlardır.

Bitirirken

Belli başlı alanlarda gerek yasal güvencelerle, önlemlerle gerek bir adım öne çıkarılarak pratikte hayat bulan Ekim Devrimi ve Sovyet iktidarı uygulamalarını buradaki alanımızın sınırlılığı ölçüsünde ele almaya, yer vermeye çalıştık. Başta SSCB içerisindeki Doğu Cumhuriyetleri’ndeki kadınların özgün durumları ve hakları olmak üzere kadınların toplumsal yaşama tam haklarla katılımı konusunda, örgütlenme biçimlerinden, çözüm alternatiflerine, kadınların söz-yetki-karar mekanizmalarındaki azim ve kararlılıklarından, devrime ve kadınların kurtuluş mücadelesi tarihine mal olmuş sayısız kadın portrelerine kadar yer veremediğimiz deneyimler mevcut. Yine Hitler Faşizmine karşı savaşta Sovyet kadınlarının rolü ve payına yer veremedik. Aynı zamanda başlı başına ayrı bir sunum ve üzerinde hassasiyetle durularak incelenip ele alınması gerektiğini düşündüğümüz bir diğer konu da, sosyalizmde geriye dönüşlerde ve yaşanan geri adımlarda kadınların kaybettiği mevziler ve bundan çıkarılacak dersler. Deneyim ve birikimlerimizden “yeni kadın” ve “yeni insan”ı yaratmak amacıyla daha ileriyi yaratmak için ders çıkartmalıyız derken tam da bu sorgulamalardan, doğruyanlış ve nedensellik analizlerinin ihtiyacından bahsetmekteyiz. Çünkü özünde sınıf savaşımları olan toplumlar tarihinde, marksizm bilimi, bize bıraktığı materyalist tarih anlayışıyla “…kadın sorunu hakkında hazır reçeteler değil ama çok daha iyi bir şeyi, onu incelemek ve kavramak için doğru, emin yöntemi verdi. Kadın sorununu genel tarihsel gelişmenin akışı içinde, genel toplumsal bağıntılar ışığında onun tarihsel olarak koşullanmışlığını ve haklılığını açıkça kavramayı, onun yöneldiği hedefleri, ortaya çıkan sorunların çözümünün ancak hangi koşullar altında bulunabileceğini bilmeyi ancak materyalist tarih görüşü olanaklı kılmıştır.” 

  1. GÜNÜMÜZDE KADININ VE MÜCADELESİNİN ÖZET DURUMU

Soluduğumuz havadan içtiğimiz suya; yediğimiz ekmekten kokladığımız çiçeklere; giydiğimiz elbiseden bastığımız topraklara, oturduğumuz evlere kadar her gün ama her gün yeniden sömürüyü ve kârı üreten tablodur bugünün resmi. Adına emperyalist-kapitalist dediğimiz bu düzen, kâr ve sömürüyle kendini var eden bir sistemdir en kaba haliyle. Bu yüzden canlıya, insana, yaşama ait olan ne varsa sermayenin hizmetine sunmuştur. Onların savaşları ve barışları da bu amaçladır, gözyaşları, vicdan şovları, icatları, ahlakları, hikâyeleri, duaları, reklamları ve sevgileri de bu amaçladır. Tıpkı okulları, mahkemeleri, hastaneleri, işyerleri, televizyonları ve yasalarındaki amaç gibi… Yaşamın bütün alanlarına, milyarlarca insana nüfuz eden bu yoğun sömürüden, kadınlar da payına düşeni fazlasıyla almaktadır. Halkları güvencesizlik, yoksulluk ve sefalet içerisine sürükleyen bu düzende kadınlar bir de cinsel olarak baskıyla ezilmektedir. Kapitalizmin dayanaklarından aile kurumundaki rolü başta olmak üzere, cinselliğinin metalaştırılması, çalışma koşulları ve işgücünün ücretlendirilmesindeki büyük eşitsizlik, kapitalizmin en ileri olduğu “demokratik” ülkelerde en “eğitimli” kadınların dahi maruz kaldığı şiddet, sağlık ve eğitim haklarından yoksun bırakılması ve burjuvafeodal ahlak, töre, gelenek anlayışlarına sıkıştırılması bakımından kadınların bugünkü durumu özetlenebilir.

Bu çerçevede, dünya genelinde kadının durumuna birkaç madde ile de olsa kısaca göz atalım istiyoruz.

*  Dünya üzerindeki iş yükünün üçte ikisi sadece kadınlar tarafından üstlenilmektedir. Bu işlerinse sadece çeyreği ücretlendirilmişken, geri kalanı düşük ücretli, ücretsiz veya değersiz çalışmadır. Bu anlamda genel olarak yoksulluk kadınlaşmıştır da diyebiliriz. Özelleştirmeler, taşeronlaşma, esnek çalışma koşulları ve krize girme-çıkma durumlarında uygulanan diğer ekonomik politikalarda ilk ve en çok etkilenenler yine kadınlar olmaktadır. Buna göre işten çıkarmalar, kazanılmış sosyal hakların kısıtlanması, güvencesiz, korunmasız ve kayıt dışı koşullarda çalışma ortaya çıkmakta ve durum kadınlar için daha da katlanılmaz bir hal almaktadır. İş imkânlarına bakarsak, kadınlar teknolojik olarak az gelişmiş alanlarda, hizmet sektöründe, gıda ve tekstil endüstrisinde çalışmaktadırlar. Yine üretime bağlı olarak ama bu defa evlerinde ya da merdiven altları denen mekânlarda büyük fabrikaların parça işlerini; montaj, paketleme, ayıklama işlerini kölelik koşullarında ve “işçi” statüsü dahi tanınmayarak çalışmaktadır. Toplumsal üretime yoğun olarak katılan kadınların bulunduğu ülkelerin başında Bangladeş, Sri Lanka, Filipinler gibi Güney Asya ve Nikaragua gibi diğer Güney Amerika ülkeleri gelmektedir.Yine Çin, Brezilya ve Hindistan gibi ülkelerde de kadınların yoğun katılımıyla yoğun sömürüsü paralel gitmektedir. Bu saydığımız ülkelerdeki kadın işçiler, kapitalist ülkeler tarafından en vahşi koşullarda çalıştırılmakta ve üretime dahil edilmektedir. Daha net anlaşılması açısından basit bir örnekle; Almanya’da yaşayan kadınların, mağazalardan 5 Euro’ya bluz alabilmesinin koşulu, Bangladeş’teki kadınların ve çocukların günde 17 saate kadar çalıştırılıp sadece günlük olarak 0.88 Euro ücret almalarından geçmektedir.

* Kadınlar bir yandan sermaye tarafından ezilirken buna ek olarak bir de “ev köleliği”nde ezilmektedir. İnsanı en çok körelten, bunaltan ve tüketen mutfak işleri, bitmek bilmeyen (çamaşır, ev temizliği, alışveriş vb.) günlük işler ve kolektif olarak yapılmayan çocuk bakımı ve diğer ihtiyaç sahibi aile üyelerine bakımdan, istisnalar hariç, dünya genelinde kadınlar sorumludur.

*Kadınların, emperyalist-kapitalizmin baskı ve sömürüsüne uğramasının yanı sıra yer yer de feodalizmin baskı ve sömürüsü altındadır. Bu ikili baskı ve sömürü sadece Afrika ülkeleriyle sınırlı değil. Hindistan, Pakistan gibi büyük bir nüfusa sahip Asya ülkelerinin yanı sıra Ortadoğu’nun bir çok ülkesinde kadınlar bu baskı ve sömürünün kıskacındadır.

* Dünya genelinde kadına yönelik şiddet de artmaktadır. Bir yandan ekonomik, sosyal, siyasal koşullar diğer yandan din, gelenek, görenek, ahlak ve ırkçı politikaların da kuşatması altında kadınlar doğrudan şiddete karşı mücadele etmektedirler. Elbette saydığımız şiddet, ayrımcılık ve baskı halleri LGBTİ’ler için daha da artmaktadır. Başta Ortadoğu, Afrika ve Asya’nın bazı ülkeleri olmak üzere, birçok ülkede savaşlar, işgaller, dinsel argümanlar da kullanılarak kadını köleleştiren, tecavüz ve katledilmesine kadar varan uygulamalar yaygınlaşmaktadır. Emperyalizm beslemesi faşist Daiş çetelerinin ellerinde esir tutulan, köle pazarlarında satılan, tecavüz edilen, katledilen Ezîdî kadınlar, Nijerya’da dinci-gerici Boko Haram çetesi eliyle çıkarılan savaşta her gün açlıktan ortalama 200 çocuğun yaşamını yitirmesi, Suriye’den kaçmak zorunda kalan kadınların Türkiyeli erkeklere para karşılığı satılması en yakıcı günümüz örneklerindendir.

* Ve yine özellikle Orta Afrika ve Güney Asya ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede kadın sünnetinin yaygınlaşması, kadın sağlığı, sağlıklı doğum ve kadına yönelik şiddet açısından büyük sorun olmaya devam etmektedir.

* Dünyada eğitim hakkından faydalanmada en büyük sıkıntıları yine kadınlar yaşamaktadır. Ortalama olarak 774 milyon okuma yazma bilmeyen nüfusun 515 milyonu kadın; 72 milyon çocuk okula gitmiyor ve bunların 54 milyonu kız çocuğudur. Yine “çocuk gelin” olgusu yüzyılımızın utancı olmaya devam ediyor.

Yaşamın Bütün Alanında Kadınlar Mücadele ile Seslerini Yükseltmeye Devam Ediyor

Genel olarak kadınların günümüz dünyasında yaşadıkları böyle olmakla birlikte, hiç kuşku yok ki, baskının, ezilmenin, ayrımcılığın, şiddetin olduğu yerde kadınlar da dün olduğu gibi bugün de özgünlükleriyle mücadeledeki zorunlu yerlerini almaktalar ve cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye karşı verilen bugünkü savaşlarda da haksızlığa karşı sözlerini ve eylemlerini gerçekleştirmekteler. Kitlesel gösteri ve yürüyüşlerde, grevlerde, faşizme emperyalizme ve her türden gericiliğe karşı direnişte en ön saflarda yerlerini almaktalar. Öyle ki bu kimi zaman barikatlarda, mevzilerde kimi zaman da bestelenen şarkı ya da yapılan tablolarla yaşamın her alanında kendisini göstermektedir.

Birçok ülkede gündeme gelen ekonomik saldırı paketlerine karşı Yunanistan’da, Fransa’da, Portekiz’de grev, gösteri ve yürüyüşlerde kadınlar da yerlerini aldılar. Eşitlik talebiyle İzlanda’da “eşit işe eşit ücret” talebiyle gerçekleştirilen büyük kadın eylemi, Polonya’da kürtaj yasağına karşı yapılan grev ve kazanım bu mücadeleye en güncel örnektir.ABD’de Trump ile birlikte iyice ayyuka çıkan ırkçı söylemlere ve politikalara karşı görkemli kadın yürüyüşü bu mücadeleye örnektir.

 

Yine Latin Amerika’da şiddete, yoksulluğa karşı verilen mücadele, kadın direnişi Şili’de, Arjantin’de, Meksika’da, Venezüela’da “Bir kadın daha ölmeyecek!” diyerek haykırmakta. Asya’da kadınlar halk savaşlarının önde gelen özneleri konumundalar. Yine öz-savunma örnekleriyle özgün yöntemler geliştirmekte, kendi sendikalarını kurmakta ve direnişi yükseltmekteler. İran’da kadınlar idam, kadınlara yönelik haklar ya da başörtüsü yasasına karşı yaratıcı eylemler geliştirerek seslerini duyurmaya çalışmaktalar.

Ve Ortadoğu’nun geleneksel, dinsel, feodal kalıplarını en derinden parçalayan adımlarla kadın özgürlük mücadelesi tarihinde anlamlı yerini alan Kürt kadın savaşçıların, adeta Ortaçağ karanlığını yaşatmaya çalışan faşist Daiş çetesine karşı göstermiş olduğu direnişleri en güncel örneklerimizdir. Ya da Ankara’nın merkezinde bedenini açlığa yatıran, işinden atılmış eğitim emekçisi Nuriye Gülmen’in, bütün saldırılara, baskılara ve tutuklama terörüne rağmen toplumsal direnişin öznesi olarak mücadelesini içerde de sürdürmesi en aktüel örnektir. Ve daha sayamadığımız bütün bu direnişler, bizlere toplumsal mücadelede kadınların özgün rolünü bir kez daha göstermiştir.

EMPERYALİST-KAPİTALİST DÜNYA GERÇEKLİĞİNDE GÖÇ VE KADIN

Bizler sınırsız, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya özlemiyle mücadelemizi sürdürürken, elbette özel mülkiyetin varlığı sömürüyü de sınıfları da, sınırları da yaratarak, insanlığa normal bir durummuş gibi göstermektedir. 21.yüzyıl dünyasında yaşadığımız bu gerçeklik de bizleri “Göç” olgusuyla daha çok karşı karşıya bırakmaktadır. Genel olarak göçler, politik, ekonomik, sosyal, olmak üzere birçok nedenden dolayı gerçekleşmektedir. Eski dönemlerde, insan toplulukları daha çok, kuraklık, toprakların verimsizliği, sert iklim gibi doğa koşullarına karşı güçsüzlüklerinden dolayı göç etmek durumunda kalırlardı. Fakat bugün günümüzde göçün hızı ve içeriği değişmiştir. Bugün özellikle emperyalist-kapitalist sistem gerçekliğinde ortaya çıkarak ezilen halklara dayatılan haksız savaşlar ve işgaller, etnik baskılar, yoksulluk, açlık ve diğer durumlar, günümüzde uluslararası göç hareketlerini hızlandırmıştır. Ve “doğal” gibi görünen afetler de dahil büyük ölçüde insanlar arasındaki politik, sosyo-ekonomik olarak karşılık bulan sömürü ilişkilerinden kaynaklanır hale gelmiştir. Temelinde hayatta kalmak ve daha iyi bir yaşam sürmek olan göçler iç, dış, mevsimlik, sürekli göçler gibi alt başlıklara sahipken; oluşum çeşitleri de istisnai “gönüllü” ve kalan toplam için zorunlu, yani mecburiyetten yapılan göçlerdir diyebiliriz. Yaşadıkları toprakları, hayatları bırakmak zorunda kalarak canları pahasına yollarda ölüm-kalım savaşımı veren milyonlarca insanı bu göçlere zorlayan, onbinlercesinin her yıl sularda, sınırda mayınlarda hayatlarını kaybetmesine neden olan bu vahşetin, emperyalist-kapitalist sömürünün ta kendisi olduğunun altını bir kez daha çizmek isteriz. Zorunlu göçlere en güncel örnek, kuşkusuz bir türlü “barış götürmekten” vazgeçmedikleri Ortadoğu coğrafyasıdır. Emperyalistlerin kendi aralarındaki çıkar savaşlarının bir ürünü haline gelen Ortadoğu ve güncelde Suriye’de yaşayan Arap, Kürt, Ezîdî, Ermeni ve diğer etnik kökenden halklar bu savaşın en acı sonuçlarını yaşamakta ve zorunlu olarak büyük bir çoğunluğu Avrupa’ya göç etmektedir. Göçün psikolojik etkileri büyük ölçüde kişiye veya gruba özgüdür ve etkilenme düzeyi de farklıdır. Bu bağlamda aileler, kadınlar, özellikle küçük çocuklar ve yaşlı kimseler için göç bir zorunluluk ve baskı nedeni olmakta ve bu süreç içerisinde “entegrasyon” adıyla uygulanmaya çalışılan yanlış politikaları yani göçmenlere tek yanlı dayatılan uyum süreci, işsizlik, yeni sosyal çevre kültürüne yabancılık, kültürler arası çatışma ve devlet tarafından birçok sorunun esas kaynağıymış gibi gösterilen mülteciler, göçmenler üzerinden ırkçı söylemlere ve politikalara maruz kalınması gibi sorunlar yaşanmaktadır.

Göçmen Kadınlar

Göçmen kadınlar, çocuklar ve gençler sorunu, genel olarak göçmenlik sorununun bir parçasıdır. Göçmenlik ve dolayısıyla, kadın, çocuklar ve gençler olgusunu ve beraberinde getirdiği sorunları, ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel ve psikolojik yanıyla bütünlüklü ele almak en doğrusudur. Kapitalist-emperyalist sistemin yıkıcı sonuçlarını, göçmenlerin yaşamlarında her gün yoğun ve çok değişik biçimler altında görmek mümkün. Her gün milyonlarca kadın, erkek ve çocuk her türden şiddet korkusuyla yaşıyor. Her dakika bir kişinin öldürüldüğü, yüzbinlerce insanın yerinden yurdundan zorla göç ettirildiği, sömürgeci kirli ve emperyalist savaşların insanlığa yıkım getirdiği bir dünyada göç, göçmenlik ve göçmen kadınlar sorunu giderek daha da yakıcı bir hal almaktadır. Gittikleri ülkede tanıdık bir insan görememenin vermiş olduğu yalnızlık, kendi dilini kullanamama, farklı kültür, farklı bir yaşam tarzı, işsizlik, düşük ücret genel olarak göçmeni ve göçmen kadını kendine ve çevresine karşı yabancılaştırmaktadır. Genel anlamda emperyalist gerici savaşların ezilen halklar üzerinde yarattığı travmalar bilinmekle birlikte yine yapılan araştırmalara göre savaş, işgal ve çatışmaların olduğu ülkelerden kaçarak gelen göçmen kadın ve çocukların ruhsal sağlığı aynı ortamdaki erkeğe kıyasla %43 daha fazla bozulmaktadır.

Başta dil sorunu nedeniyle toplumsal yaşamda kendisini ifade etmekte zorlanan, kalifiye işçi olmadığı, meslek ve iş programlarına tabi tutulmadığı için ucuz iş gücü olarak kullanılan, fiili çalışma yaşamında eşit olmayan göçmen kadınların sorunları, geleneksel aile, toplum yapısı ve alışkanlıkları nedeniyle de iyice zorlaşıyor. Ayrıca, yasalarla ve değişik uygulamalarla ayrımcılık ve dışlanma, göçmen kadınların yaşadığı sorunların boyutunu artırıyor. Eşitsiz çalışma koşulları, namus cinayetleri, kadınlara karşı şiddet, kadınların sosyal ve iş yaşamında maruz kaldıkları haksızlıklar, kalifiye eleman olamamaları vb. Avrupa’da yaşayan göçmen kadınların sorunlarının ana başlıkları olarak sıralanabilir.

Göçmen kadınların  yürümeyen beraberlikleri karşısında, yalnız yaşayamama korkusu, ‘çevrem ne der’ endişesinde vücut bulan geleneksel baskı, dil sorunu vb. durumlar istenmeyen evliliklere katlanmalarını beraberinde getiriyor. Eşlerin kumar, içki gibi alışkanlıkları karşısında sessiz kalması da önemli sorunları arasındadır. Avrupa’ya evlilik yoluyla gelen birçok kadın ise, evliliğinin kötü gitmesine rağmen boşanamıyor. Çünkü aile birleşimi nedeniyle gelen bir kadının, en az üç ila beş yıl (bu ülkeden ülkeye değişmekte) evli kalması gerekiyor. Aksi durumda geldiği ülkeye geri gönderiliyor. Bu durumda ise kadın, eşi tarafından fiziksel, cinsel, psikolojik şiddet görebilmekte, sosyal ilişkilerini sınırlamak, sorunlar karşısında sessiz kalmak durumunda kalmakta vebu da gidere psikolojik sorunlar yaşamasına yol açmaktadır. Göçmen kadına, yaşadığı olumsuzluklardan dolayı gerçekten yardımcı olabilecek kurumların ve önemli bir eksiklik olarak bir kadın çalışmasının ve örgütlemesinin olmaması, sorunlarını daha da ağırlaştırmaktadır. Fiziksel şiddet, dışarıyla ilişkisini kesme, zorla ilişkide bulunma, çocuklarını görmeme tehditleri yaşayan kadınların, fiziki bir korumadan başka bir şey yapılmayan  sayıları yetersiz “sığınma” evlerinin dışında gidebilecekleri hiçbir yer bulunmamaktadır. Kadına yaşadıklarının sistemden kaynaklandığı, edilgenliğine son vermesi gerektiği kavratılmadığı için bu türden yerler, geçici bir iyileştirmenin dışında bir işe yaramamaktadır. Kadına uygulanan dışlanmayı, cinsel tacizi, fiziksel şiddeti ve ekonomik baskıyı önleyici sözde yasalar da çözüm olamamaktadır.

Kısaca göçmen emekçi kadınlar, hem emekçi (işçi, ev emekçisi, vb.) oldukları için hem de göçmen oldukları için iki kez baskı altındadırlar. Buna ulusal, mezhepsel ve dinsel baskıları da eklediğimizde üçlü, dörtlü bir cendere tarafından çok yönlü ezildiklerini söyleyebiliriz. Mevcut toplumsal konumlanış içerisinde eğitim, öğretim ve kültürel gelişiminin büyük ölçüde sakatlandığı öncelikle söylenebilir. “Toplumda dışlanan, horlanan, çocuk doğurmaktan ve kocasının ‘kölesi’ olmaktan başka bir görev üstlenmeyen, gerektiğinde kocasından, kardeşlerinden ve babasından dayak yiyen ve çaresizliğinden buna karşı direnme cesareti gösteremeyen ve bütün olanları içine atan” göçmen emekçi kadınların, Avrupa’da da olsa “özgür” erkeklerle eşit kültürel gelişiminden bahsetmemiz olanaklı değil. Kadınlara “ikinci sınıf” gözüyle bakıldığı, toplumda ve aile içerisinde kadınların horlandığı, aşağılandığı, aile baskısının sürdüğü, gerici/feodal gelenek ve göreneklerle birlikte sayısız yasaklarla kadının gelişiminin sakatlandığı günümüz koşullarında, emekçi göçmen kadınların kültürel geriliği kaçınılmaz bir sonuçtur. Bugün Avrupa’da yaşayan milyonlarca göçmen emekçi kadının ve özel olarak da Türkiyeli ve Kuzey Kürdistanlı göçmen kadınların toplumsal yaşamın tümünde, diğer kadınlarla hak ettikleri yerde olmadıkları ve geri konumda yaşadıkları açık bir gerçektir. Göçmen kadınların, yaşadıkları ülkede gelecek endişeleri taşımalarının, dışlanmış hissetmelerinin, kendini ifade edememelerinin ve kendi özgür iradesini kullanarak sosyal-kültürel yaşamlarını düzenleyememelerinin sayısız örnekleri vardır. Kadın emekçilerin eğitim ve öğretim seviyelerinin düşüklüğü, çocuklarıyla iletişim kurmada yaşadıkları sorunlar, taşıyageldikleri gelenek ve göreneklerinin gündelik yaşamda kendilerini yönlendirmesi, dinsel inanışlarının kültürel yaşamına yön vermesi, özgüven yoksunluğu, vb. bütün bunlar sorunu önemli kılmaktadır.

ÖRGÜTLÜ BULUNDUĞUMUZ KİMİ ÜLKELERDE KISACA KADININ DURUMU

Almanya’da Kadının Durumu

Almanya’da kadınların çalışma, aile ve toplumsal yaşam ile eğitim, sağlık vb. konulardaki genel durumu:    2016 itibariyle yaklaşık 81 milyonluk nüfusa sahip olan Almanya’da kadınlar 41 milyon, 7,8 milyon göçmen olan nüfusunun oranı %9,5’tir. Bunlar arasında Türkiye-Kuzey Kürdistan kökenli göçmenler ise %2,85 milyonluk bir orana sahiptir.   Almanya’da kadın, her şeyi her alanda başarabilen, on parmağında on marifet, bir elinde ütü, kuçağında çocuk, kulağında telefonda iş görüşmeleri yapan kariyer yapan bir kadın profiliyle, toplumsal olarak üzerine yüklenen roller ve sistemin kendisinden beklentileri arasında sıkışan bir cenderedededir.  2002’de çalışan/iş arayan kadınların oranı %65,3 iken bu oran 2012’de %71,6’e yükselmiştir.

* Kadınlar 1999’da erkeğe göre aynı işi yapmalarına rağmen %19 daha az ücret alırken bu oran 2007’de %23’e, günümüzde ise% 22’ye yükselmiştir.

* Genel olarak  kadınların iş alanına göre aldığı ücret %15,5 iken erkeklerin ise %20,20  daha yüksek olmaktadır. Örneğin sigorta, banka, ekonomi alanında  %29, hizmet ve sağlık sektöründe ise % 25-27  arasıdır.

* Şirketlerde yüksek pozisyonda çalışan erkekler Avrupa’da en çok %41 ile Finlandiya’da, %31 ile Almanya’da bulunurken, kadınlar ise en yüksek sayıda %41 ile Litvanya, Almanya’da ise %30’dur.

* 1991’de kadınların yüksek eğitim alanlarında eğitim alma durumları  2012 yılında %50 artış göstermiştir.  Üniversite eğitimini tamamlayan kadınların oranı  %35, erkeklerde ise %31’dir. Daha az kalife olan işçilerin %19’u kadınlardan oluşurken, %14’ü ise erkeklerden oluşmaktadır.

* 100 akademisyenin çocuğundan %77’si, 100 işçi çocuğundan ise %23’ü üniversitede okumaktadır.

* Tüm meslek alanlarında yer alma konusunda kadınlar açısından yükseliş görülen Almanya’da kadınlar, ekonomik anlamda daha çok bağımsız hale gelirken, artık modern işci sınıfının giderek daha çok parçası haline gelmektedirler. 2015 Şubat ayından itibaren 108 büyük Alman şirketinin üst pozisyonunda  çalışacak olan kadın kotası  kanunen %30 olarak belirlenmiştir.

* Kadınlar çalışma ortamlarında mobbing, ideal güzellik normlarına uyma zorunlulukları, sexizm gibi sorunlarla karşılaşmakta.

* Kürtaj hakkı tam anlamıyla geçerli olmayan Almanya’da, yasalara göre kadınların kürtaj olabilmeleri için danışma belgesini temin etmeleri gereklidir.

* 14 Nisan 2017 itibariyle çocuk evlilikleri yasaklanır, böylece 16 yaşın altında olup evli bulunan tüm çocukların evlilikleri iptal edilerek devlet kurumlarına (yetimhane, çocuk sığınma evleri) verilir ve yine 16-17 yaş arasında olup evli olanların evlilikleri de mahkeme kararı ile iptal edilir duruma gelir.

* İlk kadın sığınma evi, 1976’da Berlin’de otonomcu kadın hareketleri tarafından, ikincisi ise aynı yıl devlete bağlı bir sosyal kurum tarafından Köln’de kurulmuştur.

* 2013 yılında kadın sığınma evlerine giden 7000 kadından, günlük 100 € ödeme şartını yerine getiremedikleri için sadece 5000’i kabul edilir. Günlük 100 € ödeme zorunluluğu konusunda yalnızca Schleswig-Holstein, Hamburg ve Berlin şehirlerinde buna ilişkin bir mali yasa düzenlenmiş, geri kalan eyaletlerde kişiler ödemeleri kendileri yapmak zorundadır.

* Ev işlerine ayırdıkları zaman 164 dk. olan çalışan kadın karşısında, erkeğin bu işlere harcadığı zaman sadece 60 dk.dır. Bu,  çalışan kadının erkeğe göre haftalık olarak 6,6 saat daha fazla iş yaptığı anlama gelir. Yine bu ve benzeri durumlar sebebiyle kadınların, işini kaybetme, doğumdan sonra part-time (yarı zamanlı) işlere düşme gibi kaygılardan kaynaklı daha az hamile kalmaya başladıkları görülmüştür.

* Almanya’da 2012 yılında %22 olan işyerinde taciz ve şiddet vakaları, 2015 yılında  %35’e yükselmiştir.

* 1 Ocak 2015’ten itibaren Betreuungsgeld’in kaldırılmasıyla birlikte, işsiz çocuk sahibi kadınlara yaklaşık 150 € yardım verilmekte ve bu durum kadınları eve mahkûm eden bir yerde durmaktadır. İyi kazancı olan anneler daha yüksek Elterngeld (ebebveyn parası) alırken, az kazanan anneler, doğumdan kısa zaman sonra işine geri dönmek zorundadır.

* Çalışan ve çocuk sahibi olan kadınlarda uzun ve yorucu çalışma saatleri çocuk bakımını zorlaştırırken özellikle yalnız yaşayan çalışan kadınlar için, devletin sunduğu imkânların çok az oluşundan kaynaklı bu durum daha da zorlaşmaktadır.

Emperyalist savaşlar, ekonomik, politik, eğitim vb. sebeplerle Almanya’ya gelen mülteci ve göçmen kadınlar:

* Mülteci ve göçmen kadınların çoğunlukla hizmet sektörü, 1990’dan beri daha da yükseliş gösteren seks işciliği, temizlik, yemek yapma, çocuk ve yaşlı bakımı bakımı gibi işlerde çalıştıkları görülüyor.

* 2014’te Alman kökenli kadınların %47’si, erkeklerin %53’i işçi statüsündeyken, göçmenler arasında ise kadınların %42’si erkeklerin %58’i işçi statüsündedir.

* Aynı eğitime ve mesleki diplomalara sahip Almanlar ile göçmenlerin yaptıkları aynı işbaşvurularının geri çevrilme oranı göçmenlerde çok daha yüksektir.

* Göçmen kadınların yaşadıkları sorunlarda belirleyici olan noktalardan bazıları, kültürel alt yapı, ailenin aktardığı değerler, geleneksel kadınlık ve erkeklik rolleri, dil konusunda yaşanan zorluklar örnek gösterilebilir.

* 2017 yılında, çoğunluğu Afrika ülkelerinden gelen 50.000 kadının sünnet edildiği tespit edilmiştir.  Yoksullarda daha yüksek seviyede görülen kadına yönelik şiddet konusunda, 2002 yılından itibaren şiddet yaşanan evde, suçlu/sebeb olan kişinin evi terketme zorunluluğu getirilmiştir.

* 2000 yılından itibaren Almanya’da doğan her çocuk Alman vatandaşlık hakkını otomatik olarak alırken, göçmen kadınlara, onları Almanya’ya getiren eşlerinden boşanmaları halinde, eşlerinden bağımsız olarak Almanya’da kalıp oturum alma hakkı tanınır.

Fransa’da Kadının Durumu

1789 Fransız devriminden aynı zamanda mücadele mirasını da alan Fransalı kadınlar,o tarihten bu yana politik kadın mücadelesi vermektedir. Genel anlamda Avrupa’da ve dünyada yaşanan cinsiyetler arasındaki eşitsizliklere, ev içi paylaşımdaki eksikliğe, kreş sorunundan, eşit işe eşitsiz ücretliliğe, şiddete, taciz ve tecavüzlere, kadın ölümlerine ve diğer sorunlara Fransalı kadınların da maruz kaldığı bir gerçekliktir. Göçmen kadınlar ise bu sosyal, siyasal, ekonomik eşitsizlikleri kat be kat fazla yaşamaktadır.

Fransa’da sendika ve kadın derneklerinin de sunmuş olduğu istatistiklere göre :

*  Cinsiyete bağlı ücret farklılığında dünya genelinde 132’nci sırada bulunan Fransa’da yaklaşık 13.8 milyon kadın çalışıyor bu da ülkede çalışan sayısının %48’ine denk geliyor.

*Kadınlar erkeklere göre % 26 daha düşük maaşla çalıştırılıyor.

* 50 işçinin üzerindeki %59 işyeri, yasalara ve sözleşmelere uymuyor ve ceza alan iş yerlerinin oranı %0,1.

* Her gün 3 kadın eski eş veya aile içi şiddetinden dolayı yaşamını yitiriyor. Buna karşılık sorunlara geçici de olsa çözüm bulmak adına “sığınma evleri” ve korumaya yönelik politikalar devlet tarafından maliyet olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca şiddete maruz kalan kadınların sadece yüzde 10’u şikayette bulunuyor.

* Her gün 170 tecavüz ve taciz gerçekleşiyor.

* Kadına yönelik şiddetin sorumlusu olarak kamuoyunda yaratılan ırkçı algıyla sanki Mağribi kökenliler gösterilmekte. Ancak bu konuda bir kadın hakları aktivistinin de belirttiği gibi “…İnsanlar Arap isimli erkeklerin öldürdüğü yine Arap isimli kadınları hatırlıyor. Her yıl hayatını kaybeden 170 kadının çoğunluğunu Şehrazat ya da Soan değil, Michel ve Pierre tarafından öldürülmüş Monique ve Catherine oluşturuyor.”

* Kadınların emekliliği erkeklere göre %40 daha düşük,

* Parlamenterlerin % 25.6’si kadın,

* Yarım günlük işlerde çalışanların %82’si kadın,

* İş yerlerinde %69 temizlik görevleri kadınlar yapıyor,

* Mesleklerin toplamının %17’sinde kadın ve erkek karışık çalışabiliyor,

* Asgari ücretin 1200 euro olduğu koşullarda konfeksiyon atölyelerinde çalışan (çoğunluğu Çinli) kadınların çalışma süreleri 14 saate varıyor.

* Son olarak Mayıs 2017’nin güncel örneği olarak, Confédération générale du travail, CGT sendikası öncülüğünde iş yerlerinde hamile kadın işçilerin mesai esnasında yaşadıkları erken doğumlara karşı mücadele kapsamında hamile çalışanların iş güvenliği koşulları gündeme gelmiştir.

İngiltere’de Kadının Durumu

İngiltere’de ilk kadın hareketlerinden biri Süfrajet yani seçim hakkı olarak çıkmıştır. Bu ilk dalga kadın hareketleri arasında gösterilmektedir. O dönemki hareketlerin talepleri, çalışma hakkı, eğitim hakkı, politik eylemlerde seçme ve seçilme hakkı üzerinden gelişmiştir. 1903 yılında Emmeline Pankhurst, Birleşik Krallık’ta radikal kadın hareketi olan, ilerleyen yıllarda ise protestolar ve açlık grevleriyle dikkat çeken Kadınların Sosyal ve Politik Birliği’ni kurmuştur. 2 Temmuz 1928’den itibaren seçme ve seçilme hakkına dair madde değişince İngiltere’de kadınlar da bu hakka sahip olmuştur.  Bugün bazı çevrelerce feminist bir kavram olarak kullanılan Sufrajet, ortaya çıktığı dönemde kadın hakları için kendisini adayan kadınları küçümseyen bir kavram olarak kullanılmaktaydı. Fakat can bedeli mücadele yürüten bu hareket maalesef sınıfsal karakteri olmadığı için sistem içi kalmıştır. İngiltere’de kürtaj, doğum kontrolü, eşit mülk paylaşımı gibi haklar ancak 1960’larda elde edildi. 1968 Dagenham Ford fabrikasında kadın işçilerin eşit işe eşit ücret için yaptıkları eylem tarihe geçti. Britanya krallığının sömürdüğü ülkelerden gelen insanlarla birçok etnik kimliğin yaşadığı bir ülke olarak İngiltere’de günümüzde herkesin kendi toplumuna ait gettolarda yaşadığı dönemler artık gerek ekonomik seviyenin değişmesi gerekse de jenerasyonların değişmesiyle değişse de varlığını koruduğu da bir gerçektir.

Kadın ekseninde yaşanan sorunları kısaca bakarsak ilk öne çıkanlar;

* Eğitim alanında mezun olan İngiliz ve göçmen kadınların iş bulma meselesine baktığımzda göçmen kadınların aynı kalifiye eleman olmasına dair iş bulabilme oranı %15.

* Toplumun üçte birinin yoksullaştığı 2009’da başlayan ekonomik sıkıntılardan en çok kadınlar etkilendi, birçoğu işten çıkarılırken, sokaklarda dilenen evsiz kadın sayısı da küçümsenmeyecek derecede arttı.

* 2013 yılında sığınma talebinde bulunan 6396 kadından 2038’inin içinden %43’ü içişleri bakanlığı (Home Office) tarafından alıkonularak kamplarda yaşamak zorunda bırakıldı. Tecavüz, cinsel şiddet ve değişik biçimlerde işkenceye uğramış ve sığınma talebinde bulunmuş bu kadınlar yine şiddete maruz kalmışlardır. Göçmen Kadınlar İçin Kadınlar (Women for Refugee Women) kuruluşu, bu kadınlarla yaptığı anketlerde kadınların bu kamplarda değişik biçimlerde tacize uğradıkları ve travmalar yaşadıklarını ortaya çıkardı.

* İşçi Sendikaları Kongresi (TUC) tarafından yapılan araştırmada 1500 kadınla görüşülerek bu kadınların %52’sinin iş yerinde cinsel tacize maruz kaldığını rapor edildi. Tacize maruz kalıp da bildirmeyenlerin oranı ise %79. Tacize en çok maruz kalanlar ise genç kadınlar. Yine İngiltere’de her yıl 85.000 kadın tecavüze uğruyor.

* İngiltere’de yaşayan Asyalı, Afrikalı müslüman toplum içinde ise kadınlar sünnet, zorunlu evlilik ve şeriat kanunlarına göre yaşamaya mecbur bırakılıyorlar. Resmi araştırmalar 170 bin genç kadının ve kız çocuklarının sünnet edildiğini gösteriyor.

* Dünya Ekonomik Forumu’na göre kadın erkek arasındaki gelir farklılığı 2186 yılına kadar kapanmayacak. Kadın hakları noktasında Birleşik Krallık dünyada ilk 20’ye girmiyor.

* Kemer sıkma politikalarıyla yapılan kesintiler tüm alanlarda etkili oluyor. Kadın sığınma evleri maddi olanaksızlıklardan dolayı birer birer kapanıyor.

* Parlementonun %77’si erkek, iş gücünün %42’si kadın ancak kadınlar %20 daha az kazanıyor. Bu konuda çeşitli çalışmalar yürüten Türkiyeli ve Kürdistanlı kadın hareketleri ise oldukça cılız ve kendi halinde olmalarından kaynaklı ne birlikte bir platform üzerinden etkin olabilmekte ne de diğer kadın kurumlarıyla biraraya gelebilmekteler.

İsviçre’de Kadının Durumu

İsviçre’de kadın ve erkek arasındaki hak eşitliği 1981 yılından bu yana İsviçre anayasasında yer almakta ve 1996 yılından bu yana yürürlüktedir. Aile içinde, eğitimde ve iş hayatında kadınların hak eşitliğini sağlamakla ilgili olan bu yasa kadınlara, iş hayatında doğrudan ve dolaylı ayrımcılığa karşı koyma imkânı tanımaktadır. Ayrımcılık yasağı özellikle, işe alınma, maaş, atama, ek eğitim, işten çıkarma için geçerlidir. Medeni halden, ailevi durumdan ya da hamilelikten dolayı ayrımcılık da aynı şekilde yasaklanmıştır. Bundan başka yasa cinsel tacizi de yasaklamıştır. Buna rağmen İsviçre’de hâla kadın ve erkek arasındaki eşitliğe tam ulaşılamamıştır. Kadın olmak, hâla genellikle dışardan yönetilmek ve hareketlerinin daraltılması anlamına gelir:

* Ev işlerinin büyük çoğunluğunu ücretsiz olarak kadınlar yapmaktadır.

* İş ve aile hayatını dengelemenin zorluğu kadınların iş piyasasına girişlerini ve fırsatlar bulmalarını oldukça etkiler. Her on kadından dokuzu (%57) teil-zeit, yani kısmen çalışmaktadır.

* Kadın istihdamının özellikleri, ailevi nedenlerden dolayı uzun zaman işe ara vermek, buna istinaden kısa çalışma süresi ve yetersiz mesleki deneyim nedeniyle uzun süreli kesintiler cinsiyetler arasındaki ücret farkını güçlü bir sekilde etkiler. Kadınların aldıkları maaş erkeklere göre ortalama % 19.1 daha düşüktür.

* “Kadın ve erkek meslekleri” arasındaki fark hâla büyüktür ve sistemin ürünü olan “tipik kadın mesleklerinde” erkek mesleklerine göre ücret oldukça düşüktür.

* Kadınlar yönetici mevkiilerde yetersiz temsil edilmektedirler: Kadınlar % 4.4 oranı ile % 8.5 erkek oranına karşı durmaktadırlar.

* Yoksulluk ve sosyal yardım alma genellikle emeğin cinsiyet dağılımının (anne çocuklarla ilgilenir) ve bununla bağlantılı düşük kazanç hacminin bir sonucudur. Bu durum boşanma esnasında ya da insan yaşlanınca kendini özellikle belli eder.

* Çocukların sorumluluğunu yalnız yetiştiren ebeveyn olarak üzerine almak başka bir risk faktörüdür, ki bu faktör kadınların ilk etapta yoksulluk ve sosyal yardım almarına neden olabilir.

Bunun yanı sıra, kadın ve erkeği eşit kılmadaki eksiklikler göçmen kadınları İsviçreli kadınlara göre daha fazla etkilemektedir. Özellikle iyi eğitim almış ve AB üyesi olmayan ülkelerden gelen kadınlar dil yetersizliği ya da diplomalarının İsviçre iş piyasasında tanınmamasından dolayı İsviçreli kadınlara göre genellikle iki kat daha dezavantajlıdırlar. Kalifiye olmalarına rağmen göçmen kadınlar genellikle vasıfsız işlerde çalışmaktadırlar. Yüksek vasıf iddiasi ile çoğu kez az vasıflı işlere giriş de engellenmektedir. Çalışan göçmen kadınlar çocuklarının bakımı için genellikle sosyal çevreleri (büyük anne-baba ya da akrabalar) olmadığı için çoğunlukla maaşın büyük bölümünü alıp götüren çocuk yuvalarına bağımlıdırlar, ya da baba ile karmaşık bir nöbetle çocuklarla ilgilenmek zorunda kalmaktadırlar, bu durum günlük aile ve iş yaşamında tam bir karışıklığa neden olur. Tüm bunlara rağmen göçmen topluluklarının yaşadığı sorunların toplumsal anlamda köklü bir şekilde aşılması perspektifiyle sorunların çözümü için kadınların örgütlü bir güce dönüştürdüğü mücadele gerekli ve zorunludur diyoruz. Çünkü bireysel olarak verilen mücadele, örgütlü güce dönüşmediğinde zayıf bir çığlık olarak kalır ve sadece geçici çözümler bulur.

KADIN ÇALIŞMASINDA KİTLELERLE BÜTÜNLEŞMEK İÇİN GÜNCEL GÖREVLERİMİZ   

Kadın hareketi olarak miras aldığımız mücadele tarihinin deneyimlerinden yola çıkarak, on yıllık sürecimizi ve bugünkü ihtiyaçlarımızı kısaca ele almaya çalıştık. Unutulmamalıdır ki kadın mücadelesinin özgünlüğü ve zorunluluğundan hareketle, sınıf mücadelesinde özgün politikalarıyla ve kadının özne olma rolüyle yerini layıkıyla alacak olan hareketler, ancak kolektif bilinçle sorumluluklarını yerine getirmenin sayesinde olacaktır. Buradan hareketle, eşitlik ve özgürlük mücadelesi bağlamında ortaya çıkan ve pratikte de uygulama perspektifiyle hareket ettiğimiz güncel görevlerimize de genel başlıklar şeklinde yer vererek sonlandırmak istiyoruz.

* Günün ve mücadelenin koşullarına göre kendisini ideolojik-politik-kültürel-sosyal olarak sürekli yenileyerek genişleme, ileri çıkma ve genç kadınları kazanma perspektifiyle ÖRGÜTLENME

* İdeolojik-politik olarak kendimizi ilerletme, kadın hareketinin tarihini, teorilerini anlama, geliştirme ve günün pratiğine uyarlama perspektifiyle EĞİTİM

* Ortak Platformların oluşturulmasıyla düzenlenecek faaliyetler (ortak festivaller, konferanslar vs) ve ezilen kadınların ortak mücadelesi perspektifiyle BİRLEŞİK MÜCADELE

* Mücadelenin bir parçası olarak ele alınan uluslararası çalışmalara (dünya kadın konferansı vb.) etkin olarak katılma, kadınların mücadele deneyimlerine ortak olma, üretilecek politikalarda özne olma, önderlik edebilme perspektifiyle ENTERNASYONAL İLİŞKİLER

* Düzenli periyotlarla, hem yeni kitleye ulaşmada hem de kendimizde ve kitlemizde düzenli bilinç ve örgütlenme gelişimi sağlamadaki önemi ve ihtiyacı perspektifiyle kolektif emeğin ürünü olan (dergi, bülten, broşür vs.) materyalleri KİTLE ARAÇLARINI YAYGINLAŞTIRMA

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Friedrich Engels, İnter Yayınları

İlkel, Köleci, Feodal, Kapitalist Toplum, Zubritski/Mitropolski/Kerov, Sol Yayınları

Kadın Özgürlüğünün Sorunları, Evelyn Reed, Yazın Yazıncılık

Kadının Evrimi1-2, Evelyn Reed, Payel Yayınları Sosyalist Kadın Dergisi, Sayı 3, 2009

Sosyalizm Diyarında Kadın, Nina Popova, İnter Yayınları

Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu, A.Kollantai, İnter Yayınları

Kadın ve Sosyalizm, August Bebel, İnter Yayınları

Kadınların Özgürlüğü, A.Kollantai, Yarın Yayınları

Kadın ve Marksizm, Marx-Engels-Lenin , Sorun Yayınları

Dünyada ve Türkiye’de Tarih Boyunca Kadın, Füsun Tayanç/Tunç Tayanç, Tan Yayınları

Kadının Kurtuluşu İçin Yeni Perspektifler, Monika Gartner-Engel/Stefan Engel, Akademi Yayınları Kadınların Kurtuluşu, Lenin, Günce Yayınları

Komünist Parti Manifestosu, Karl Marks-Friedrich Engels, Patika Kitap

“Emperyalist-Kapitalist Dünya Gericiliğinde Göç ve Kadın” adlı bölümde, ADKH üyemizin İsviçre’de sunmuş olduğu konuyla ilgili çalışmasından yararlanılmıştır.

 

İnternet Kaynakları

https://issuu.com/battalberkpinar/docs/sharon_smith_-_kadınlar_ve_sosyalizmi https://issuu.com/battalberkpinar/docs/tony_cliff_-_kadınların_özgürlüğü_ https://issuu.com/battalberkpinar/docs/__ngrid_strobl_-_silahl___direni__t http://sibelozbudun.blogspot.de/2015/03/ekim-devrimi-sosyalizm-kadinlarin.html#.WSSzamiLSM8 http://www.cipoml.net/tr/?p=73 https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/4-sayi-210/24-ekim-devrimi-ve-kadn www.bpb.de, www.destatis.de mediendienst-integration.de www.bamf.de