Mülteci krizinden küresel faşizm doğuyor

KÖLN – Geçtiğimiz hafta Akdeniz’in güneyinde, yine Libya kıyılarının yakınlarında, yaklaşık yüz göçmenin içinde olduğu bir bot battı. Kurtarma ekipleri sadece birkaçını kurtarabildi. Bu yaşananlar insanları harekete geçiriyor mu?

Göçmenler, insan olarak görünür değiller. Her ne kadar kimi bireylerin yaşadıklarıyla ilgili haklarında haberler yapılsa da genel olarak bulundukları ülkelerin toplumları içerisinde büyük ölçüde şekilsiz insan kitlesi olarak görülüyor. “Mülteci dalgası” durdurulsun diye alınmaya çalışılan politik önlemler, toplumu bu önlemlere hazırlamak için politikacıların ve onları destekleyen kimi medya kuruluşlarının dili ise gerçek bir sefalet örneği sergiliyor.

Politika elbette göçü ve nedenlerini tartışmalıdır. Ve elbette bu tartışmalar zaman zaman sertleşebilir de. Fakat konu artık Akdeniz’de ölümü göze alarak yola çıkanlardan, Libya’daki toplama kamplarında işkenceye maruz kalanlardan, Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de, Ürdün’de hatta Avrupa’da sığınma kamplarında yaşadıkları tecavüz ve tacizlerden, insan ticaretinden, kısacası ‘insanın’ çok uzağına düşmüş durumda.

İnsan hakları ihlallerinin gizli saklı yapıldığı zamanlardan farklı olarak, insanı insan yapan ilkelerin dünya kamuoyunun gözleri önünde küresel bir biçimde parçalandığı bir çağda yaşıyoruz. Bu da insani katılaşmayı üretiyor, bir körleşme yaratıyor. Çaresizlik ve gerçek dışılık iç içe geçiyor.

Asıl konu sınırların korunması da değil asıl mesele bu sınırları tanımayan, sınırların varlığını kabul etmeyen insanları savunmaya geçmeye zorlamak, sınırlara itiraz edenleri itibarsızlaştırmak. Uygulanan metotlarla birleştirici olanı değil ayrıştırabileni vurgulamak. Bu nedenle Trump ebeveynlerle çocuklarını dünyanın gözü önünde birbirinden ayırarak bir taraftan da geleneksel her toplum için tabu olan aile bağının, söz konusu ülke sınırları ve ülkede yaşayan vatandaşların rahatlığıysa yıkılabileceğini göstererek yeni bir ‘normallik’ yaratmaya çalışıyor. Faşizm de zaten bu şekilde çalışıyor.

Sığınmacılar bulundukları ülkelerin yasalarına göre güvende olsalar bile, politikacıların aldıkları bu radikal önlemlerin asıl nedeni, insan imajında yaratmak istedikleri temel bir değişikliktir: Şefkat, adalet, empati, dayanışma gibi insanı insan yapan asgari önkoşulları, prensipleri yok etmeye çalışarak demokratik bir siyaset ve insan toplumu işleyişi için gerekli olan her şeye karşı sürekli bir saldırı halindeler.

Politik ahlak, en asgari anlamda bu dünyada iyi ve kötüyü, yaşamın değerini, suçluluğu ve sorumluluğu formüle eder. Prensiplere dayalı olana demokrasi ahlakı her şeyden önce siyasal anlaşmazlıkta bir tartışma değil, tersine bu anlaşmazlığı mümkün kılan birleştirici şeydir. Çünkü onun sınırları içerisinde neyin yapılması veya yapılmaması gerektiği belirlenir. Eğer sürekli demokrasinin ve özgürlüğün ahlaki sınırlarından şikayet ediliyorsa, ya bir plan vardır ortada ya da doğacak sonuçlarından korkulmuyor demektir. Dünyaya yön veren Batılı politikacılar hem mültecilerle ilgili aldıkları kararlarla, hem sarf ettikleri sözlerle hem de ülkeleri içerisinde çıkarmaya çalıştıkları ‘güvenlik yasaları’ ile sürekli olarak üst üste toplumu şoke ediyorlar. Her gün yeni cepheler açarak toplumsal duyarlılığı felç etmeye çalışıyorlar.

Gerçekte mülteci meselesi, sınır güvenliğinin çok ötesinde bir hale getirilerek dış ve iç güvenlik adı altında alınan kararlar ve yapılan yasalarla ABD’den AB’ne, Orta Doğu ülkelerinden Afrika ülkelerine küresel bir faşizme doğru yol alıyor. Bu konu politikacıların ellerine teslim edilemeyecek kadar acil insani dayanışma gerektiriyor.

Küresel kolektif bir karşı duruşun aciliyeti demokrasi ve özgürlük içinde yaşamak isteyen tüm toplumlar ve bireyler için çok açık bir biçimde önümüzde duruyor. Libya’dan yola çıkıp Akdeniz’de boğulanlar, Suriye Savaşı’ndan kaçıp araçlarda havasızlıktan ölenler, Afrika’dan, Latin Amerika’dan savaşlardan, yoksulluktan kurtulmak için başka bir can pazarını göze alarak yola çıkanlar, şimdilik bizlerden uzak bir sorunun adı olmayan amorf parçaları gibi duruyor. Sadece uygun olduğumuzda katıldığımız bir iki protesto ile şimdilik boş vakitlerimizi alan bu konu yavaş yavaş bütün hayatımızı alacak bir konuya dönüşüyor.

Avrupa sınırları içerisinde bu mesele Almanya’da Angela Merkel ve Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) Başkanı Horst Seehofer, Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ve Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir güç oyununa dönüştü. Trump yönetimindeki ABD uygulamaları da göç konusunda Avrupa’dan zaten daha beter hale gelmiş durumda: Yüzlerce, binlerce anne ve babasından ayrılmış kafeste tutulan, uyuşturulmuş çocuklar, sığınma kamplarına gönderildi.

www.gazeteduvar.com.tr

Yorumlar kapalı.